Tarih

18 Şubat 1451

Fatih Sultan Mehmet 2.kez tahta çıktı

18 Şubat 1451


18 ŞubatTarihte Bugün Miladi takvime göre yılın 49. günü

 

Olaylar

 

 

  • 1451 - Fatih Sultan Mehmet, ikinci kez tahta çıktı.
  • II. Mehmed
    Fâtih Sultan Mehmed
    محمد ثانى Kayser-i Rûm  · Ebû'l-Feth
    Fâtih  · Han  · Sultan

    II. Mehmed'in 1479'da İtalyan ressam
    Gentile Bellini'ye yaptırdığı portresi.

    7. Osmanlı Padişahı
    Birinci saltanatı Hüküm süresi Ağustos 1444 - Eylül 1446 Önce gelen II. Murad Sonra gelen II. Murad İkinci saltanatı Hüküm süresi 3 Şubat 1451 - 3 Mayısıs 1481 Önce gelen II. Murad Sonra gelen II. Bayezid   Doğum 30 Mart 1432
    Edirne, Rumeli Eyaleti, Osmanlı Devleti Ölüm 3 Mayısıs 1481 (49 yaşında)
    Gebze,[a] Anadolu Eyaleti, Osmanlı İmparatorluğu Defin 22 Mayısıs 1481
    Fatih Camii, İstanbul, Türkiye Eş(ler)i Emine Gülbahar Hatun
    Gülşah Hatun
    Helena Hatun
    Alexias Hatun
    Sitti Mükrîme Hatun
    Hatice Hatun
    Çiçek Hatun
    Anna Hatun Çocuk(lar)ı II. Bayezid
    Şehzade Cem
    Şehzade Mustafa
    Gevherhan Hatun Tam adı Meḥemmed bin Murād Ḫan Hanedan Osmanlı Hanedanı Babası II. Murad Annesi Hüma Hatun Dini Sünni İslam İmza

    II. Mehmed (Osmanlıca: محمد ثانى, romanize: Meḥemmed-i Sânî) veya bilinen adıyla Fatih Sultan Mehmed ya da ünvanı olan Fatih (30 Mart 1432, Edirne - 3 Mayısıs 1481, Gebze), Osmanlı İmparatorluğu'nun 7. padişahıdır. İlk olarak 1444-1446 yılları arasında kısa bir dönem, daha sonra 1451'den 1481 yılındaki ölümüne kadar 30 yıl boyunca hüküm sürdü. 29 Mayısıs 1453 tarihinde İstanbul'u fethetti ve yaklaşık bin yıllık Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu'na son verdi. Fetihten sonra "Fatih" ünvanıyla anılmaya başladı.[1] Bu olay, birçok uzman kişi tarafından Orta Çağ'ın sonu ve Yeni Çağ'ın başlangıcına neden olan tarihî olaylardan biri olarak görülmektedir.

    II. Mehmed, 30 Mart 1432 tarihinde Edirne'de doğdu. Babası altıncı Osmanlı padişahı II. Murad, annesi ise Hüma Hatun'dur. Küçük yaşta tahsiline ve yetişmesine çok önem verilen Şehzade Mehmed, devrin en üstün âlimlerinden eğitim gördü. 11 yaşına geldiğinde idari yönden tecrübe kazanması için Manisa sancakbeyliğine tayin edildi. Felsefe, hadis, tefsir, fıkıh, kelâm, tarih, geometri ve matematik alanlarında fevkalâde yetişti.1444 yılında II. Murad, tahtı 12 yaşındaki oğlu Mehmed'e devrederek Manisa'ya çekildi. Ancak Osmanlı tahtına küçük yaşta birisinin geçtiğini duyan Avrupa ülkeleri, bir kez daha Osmanlı topraklarına yöneldi. Bunun üzerine II. Murad, 1446 senesinde tekrar tahta geçti.

    II. Mehmed, 1451 yılında babasının ölmesi üzerine 19 yaşında tekrar Osmanlı tahtına oturdu. Osmanlı donanmasını güçlendirip Konstantinopolis'e saldırmak için hazırlıklara başladı ve şehri 1453'te 21 yaşındayken fethedip Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu'na son verdi. Ardından 1460'ta Mora Despotluğu'nu, 1461'de ise Trabzon İmparatorluğu'nu ele geçirip Bizans'ın son iki kalıntısını da egemenliği altına aldı. 1473'te, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ı Otlukbeli Muharebesi ile mağlup etti. Bunların yanı sıra, Anadolu'da ve Güneydoğu Avrupa'da fetihlerini sürdürüp Karaman ve çevresi, Sırbistan, Eflak, Bosna, Arnavutluk, Kırım gibi önemli bölgeleri Osmanlı İmparatorluğu'na kazandırdı. 1481 yılında Anadolu'ya doğru yeni bir sefere çıkan Sultan Mehmed, yolun başında hastalandı ve 3 Mayısıs 1481 tarihinde, Gebze yakınlarında yer alan Hünkârçayırı'ndaki ordugâhında 49 yaşındayken öldü. Mezarı İstanbul'un Fatih ilçesindeki Fatih Camii'nde yer almaktadır.

    Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'u fethettikten sonra kendini "Roma hükümdarı" (Kayser-i Rûm) ilan etti ve hayatının geri kalanında Osmanlı Devleti'ni Roma İmparatorluğu'nun devamı olarak, kendini de imparatorluğun "yerine geçen" değil onu "devam ettiren" kişi olarak gördü. Saltanatı süresince birçok siyasi ve sosyal reform yapan II. Mehmed, döneminde çıkardığı kanunları ''Fâtih Kanunnâmesi'' adıyla kitaplaştırıp yürürlüğe koydu.[4] Sanatı ve bilimi teşvik etti ve saltanatının sonlarına gelindiğinde, "yeniden inşa" programı sayesinde Konstantinopolis'i gelişen bir imparatorluk başkentine dönüştürdü.

    İsimleri ve ünvanları

    Fâtih Sultan Mehmed'in doğum adı olan Mehmed, İslam peygamberi Muhammed'in adından türemiş Arapça kökenli bir sözcüktür ve "övülen, methedilen, her türlü övgüye layık olan" anlamlarına gelmektedir. Türkler Muhammed ismini "Mehemmed" diye telaffuz ettikleri için kaynakların bazılarında Mehemmed şeklinde geçmiş; sonra bu isim Mehmed, ondan sonra ise Mehmet olarak okunmaya başlanmıştır. Mehmed ismi ayrıca, Muhammed isminin kısaltılmış ve Türkçeleştirilmiş hâlidir.

    II. Mehmed 1453 yılında, 21 yaşındayken İstanbul'u fethederek Roma İmparatorluğu'nun varisi olan 10 asırlık Bizans İmparatorluğu'na son verdi ve bu olay bazı tarihçiler tarafından Orta Çağ'ın sonu ve Yeni Çağ'ın başlangıcı olarak kabul edildi.[8] Bu fetihten sonra; "Zafer Kazanan, Fetheden" anlamlarına gelen Fâtih, ''Fethin Babası'' anlamına gelen Ebû'l-Feth (ابو الفتح), "Roma İmparatoru" anlamına gelen Kayser-i Rûm (قیصر روم) ve daha sonraki dönemlerde "Çağ Açan Hükümdar" ünvanları ile anıldı. Kayser-i Rûm ünvanı II. Mehmed'in Rum olduğunu göstermez, bu ünvan siyasi emeller için kullanılmıştır. Zira II. Mehmed, İstanbul'un Fethi'nden sonra Doğu Roma İmparatorluğu'nun bütün eski topraklarının yasal hükümdarı olduğunu ileri sürüyordu.

    Batı'da Grand Turco ("Büyük Türk") takma adıyla bilinen II. Mehmed'in adı, birçok tarihî kaynakta, Mehmed isimli diğer padişahlarınki gibi Muhammed şeklinde veya divan edebiyatındaki mahlasıyla Avni şeklinde de geçmiştir. Kıvâmî'nin Fetih-nâme'si gibi kendi yaşadığı devrin harekeli metinlerinde isminin açıkça Muhammed okunacak şekilde (مُحَمّدْ) yazılmış olması isminin aslında Muhammed olduğunu göstermektedir. Ayrıca Sultanü'l-Berreyn ve Hakanü'l-Bahreyn ("İki Karanın Sultanı ve İki Denizin Hakanı") ünvanını da kullanmıştır. Burada "iki kara" ile kastedilen Anadolu ve Rumeli iken, "iki deniz" ile kastedilen de Akdeniz ve Karadeniz'dir.

  • 1695 - Osmanlı donanması, Sakız Adası'nı Venedikliler'den geri aldı.
  • Sakız Adası   Coğrafya

    Koordinatlar 38°24′00″K 26°01′00″D Denizi Ege Denizi İklim Akdeniz iklimi Yüzölçümü 904 km2 Siyasi Adadaki ülke(ler)
    • Yunanistan
    Demografi Nüfus 53.817 Nüfus yoğunluğu 59,532 kişi/km2

    Sakız Adası (Yunanca: Χίος, romanize: Hios), Yunanistan'ın Ege Denizi'nde yer alan bir adasıdır. Ülkenin Kuzey Ege bölgesine bağlı olan ada, Türkiye'den Sakız Boğazı ile ayrılır. Sakız ağaçları ve bu ağaçlardan elde edilen damla sakızı ile ünlüdür. Turistik yerleri arasında Orta Çağ köyleri ve 11. yüzyıldan kalma Nea Moni Manastırı bulunmaktadır.

    Bu adayı ve yakınındaki birkaç küçük adayı içeren bölgesel birimin ve adanın en büyük yerleşimi ve idari bölgenin merkezi olan şehrin ismi de Sakız'dır. Şehir için Hora adı da kullanılır. 1822'den önce ada nüfusu 43.000 ila 110.000 arasında tahmin ediliyordu.

    Tarihçe

    Ceneviz dönemi

    1346'da Sakız Adası ve hemen yakınındaki Foça limanı, Cenevizlilere ait bir maona tarafından yönetilmekteydi. Maona, kısa sürede Sakız'da yerleşimci olan Giustiniani ailesine satılmış, onlar da adayı Osmanlı'nın fethine dek yönetmişti.

    Osmanlı dönemi

    Ağustos 1910 tarihli Resimli Kitab dergisinde Sakız Adası İttihat Kulübü Mensupları

    Sakız Adası, Osmanlı egemenliğine girdiği 1566 yılından, Yunanistan'ın eline geçtiği 1913 yılına dek yaklaşık 347 yıl Osmanlı Devleti egemenliğinde kalmıştır.

    Fatih Sultan Mehmed döneminden başlayarak Osmanılara vergi vermeleri nedeniyle Cenovalıların yönetimde bağımsızlığını korumuştur. Kanuni Sultan Süleyman'ın vefatından çok kısa bir süre önce, 15 Nisan 1566'da Kaptan-ı derya Piyale Paşa tarafından fethedilmiştir.

    Evliya Çelebi, Sakız adasının fethedilme sebebini şöyle anlatmıştır: “Ceneviz kâfirleri Osmanlı ile görünürde dost idi. Ama gizlice gelen geçen tüccar, hacı ve yolcu gemilerini alıp insanları zincire bağlı esir ettikleri Cem haşmetli padişahın kulağına gidince Sakız Adası’nın fethini Piyale Paşa’ya emreder. O da 300 parça kadırga ile her sene deniz üstünde avlanmak için gezdiği gibi gezerek, düşmanlara tavşan uykusu vererek bir gün alışkanlığı üzere Sakız Adası’nın 18 mil doğusu karşısında, daha önce özellikleri yazılan Hoşâbâd, yani Çeşme Kalesi limanında 300 parça yelkenle demir atıp yattı.

    Beri Sakız’dan kâfirler donanma-yı hümâyûnun alışkanlıkları üzere gelip yattıklarını görünce Sakız’dan tüm kâfir ileri gelenleri ve balyoz prenslerinin seçkinleri firkate firkate hediyelerini alıp tüm kâfirin söz sahipleri töreleri üzere Piyale Paşa’ya gelip baştardada buluştular. Tüm hediyelerini arz edip bağlılıklarını sunup yere kapanıp baş eğerek serdarın ayaklarını öpüp nice konuşmalardan sonra hemen Piyale Paşa, “Bak-a, kefereler! Niçin barışta görünüp perde arkasından bu kadar kalleşlik edip hacılarımızın ve tüccarımız gemilerini alıp bu kadar insanı esir edip yol kesicilik edersiz? İmdi padişahımızın muradı sizden bu kaleyi cebren ve kahren pazu kuvvetiyle ele geçirmek murat edinmişlerdir. İmdi size canınız gerek ise bu an bu kaleyi bize teslim edesiz. Yohsa bu saat cümlenizi kılıçtan geçiririm” dediğinde onlar da, “Her bir parçamızı kulağımız kadar etsen bu adanın bir taşma bin baş verip bu kaleyi vermeziz. No no” diye inat edip saçlarını yoldular.

    Derhâl tüm kâfirleri baştardada bağlayıp orsa flandra dikip bir haber topu atıp salpa demir deyip Osmanlı davullarına darbeler vurulup çeng-i harbîler çalınıp avanti Sakız deyip limandan uzak yerde demir atıldı. Derhâl derya gibi askeri silâhlarıyla birlikte diğer mühimmatları taşra dökmeye başladılar. Kalede olan kâfirlere ağalarından bir elçi gönderip, “Hepinizi kılıç yemi ederim. Ve bizde esir olan önderlerinizi de bu an katlederim. Elbette kaleyi padişahıma teslim edip yine bu adada sakin olasız” diye haber varınca içinde olan kötü renkli Frenk’in cenge iktidarları olmayıp bildiler ki bu gelişten kurtuluş yoktur ve akıllı, iş görmüş önderleri Kaptan Paşa’da mahpustur.

    Sonunda kalede olan kâfirler aman isteyip bir yere toplanıp danıştılar ki, “Sulh ile kaleyi verelim ve çoluk çocuğumuzu malımızı manalımızı kurtaralım. Yine bu adada kalalım ve kale içindeki kiliselerimiz kadar taşra varoşta kilise yapalım, bağ, bahçe ve haneler yapalım. Adam başına her sene birer altın haraç verelim ve ruhbanlarımızı Muhammed şeriatı üzere haraçtan muaf edelim” diye 120 madde üzere danışmalarını bir yere koyup Piyale Paşa'ya rica mektupları ile arzların arz eylediler. Ricaları kabul olunup şartlar imzalanıp hamd olsun savaş edilmeden İslâm askerinin heybeti korkusundan kale fethedildi. Bütün yere gelesi kâfirler götürebilecekleri kadar eşyaları yüklenip kaleden küçük büyük 73 bin kâfir değerli metaları ile kaleden çıkıp taşra varoşta yeni bir sığınak kurdular.

    Diğer eşyalarını devlet tarafından kale içinde zapt edip İslâm ordusu ile kale içi dolup ganimet mallarına boğuldu. Kalenin burçlarında fetih ezanları okundu. Hamd olsun cenksiz cidalsiz kale fethedilip diğer İslâm beldelerine eklendiğinin tarihidir kim yazıldı:

    Ehl-i küfrün Sakız’ın çekdi Piyale Paşa. Sene 973 

    1681'de bir Fransız filonun saldırısına uğrayan kent büyük hasar gördü. Osmanlı-Kutsal İttifak Savaşları'nın bir parçası olan Mora Savaşı'nda (1684-1699) Venediklilerin eline geçti (1694). Sonrasında Mezomorta Hüseyin Paşa, Koyun Adaları Muharbesi'nde Venediklileri yenilgiye uğratınca ada, yeniden Osmanlı topraklarına katıldı (1695).[2]

  • 1856 - Islahat Fermanı yayınlandı.
  • Makale serilerinden Türkiye'de anayasal süreç
    Meclis-i Umûmî'nin açılışı, 1877.

    Tarihçe

    • Sened-i İttifak
    • Tanzimat Fermanı
    • Islahat Fermanı
    • Ankara Hükûmeti
    • 27 Mayısıs Darbesi
    • 12 Eylül Darbesi
    • 27 Nisan Bildirisi
    • Başkanlık sistemi

    Anayasa metinleri

    • Osmanlı İmparatorluğu 
      • Kânûn-ı Esâsî (Birinci Meşrutiyet · İkinci Meşrutiyet)
    • Türkiye 
      • Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (1921-1924)
      • Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (1924-1961)
      • Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (1961-1982)
      • Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (1982-günümüz)

    Anayasa referandumları

    • 1961
    • 1982
    Değişiklikler
    • 1987
    • 1988
    • 2007
    • 2010
    • 2017

    Önemli isimler

    • II. Abdülhamid
    • V. Mehmed
    • VI. Mehmed
    • Namık Kemal
    • Midhat Paşa
    • Hüseyin Hilmi Paşa
    • Mustafa Kemal Atatürk
    • İsmet İnönü
    • Celâl Bayar
    • Adnan Menderes
    • Enver Ziya Karal
    • Cevdet Sunay
    • Turhan Feyzioğlu
    • Kenan Evren
    • Sadi Irmak
    • Orhan Aldıkaçtı
    • Turgut Özal
    • Süleyman Demirel
    • Ahmet Necdet Sezer
    • Abdullah Gül
    • Recep Tayyip Erdoğan
    • Kemal Kılıçdaroğlu
    • Devlet Bahçeli

    Önemli kuruluşlar

    • Meclis-i Umûmî 
      • Meclis-i Âyan
      • Meclis-i Mebûsan
    • Türkiye Büyük Millet Meclisi
    • KM (1961) 
      • Millî Birlik Komitesi
      • Temsilciler Meclisi
    • KM (1981-82) 
      • Millî Güvenlik Konseyi
      • Danışma Meclisi
    • Anayasa Mahkemesi  · Türkiye'de siyaset

    30 Mart 1856'da Kırım Savaşı'nı sona erdiren Paris Antlaşması'nı imzalayarak fermanı yürürlüğe koyan Sadrazam Mehmed Emin Âli Paşa.

    Islahat Fermanı veya Islâhat Hatt-ı Humâyûnu, Tanzimat'ın ilanından sonraki uygulamalarla ilgili olarak özellikle gayrimüslimlere yeni haklar tanıyan 18 Şubat 1856 tarihli hatt-ı hümâyun.

    Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş döneminde devletin yıkılmaktan kurtarılması amacıyla; siyasi kuruluşlar, kişi hakları ve yeni kurumların kurulması konularında yapılması tasarlanan köklü değişiklikler için Sultan Abdülmecid zamanında yayımlanan fermandır. Tanzimat Dönemi'nin önde gelen devlet adamlarından biri olan Sadrazam Mehmed Emin Âli Paşa tarafından büyük Avrupa devletlerinin arzuları doğrultusunda hazırlanarak yürürlüğe konmuştur.

    İlan edilme sebebi, Tanzimat Fermanı ile benzerlik gösterir. Bu ferman da Avrupalı devletlerin desteğini almak ve Kırım Savaşı'nı sona erdirecek Paris Antlaşması'nda kazanımlar elde etmek amacıyla ilan edilmiştir.

    İmparatorluk boyunca en önemli fermanlar: 3 Kasım 1839'da Tanzimat Fermanı, 18 Şubat 1856'da Islahat Fermanı ve 1860'ta da Sultan Abdülaziz fermanları olarak sıralanır. Bu fermanlarla, devletin çöküşünün toplumsal ve ekonomik nedenleri araştırılmadan, bazı Batı kuruluşlarını ve anlayışını devlete getirmekle devletin kurtarılabileceği sanılmış fakat bu fermanlarla toplumdaki kuruluş ve anlayış ikileme düşmüş, din merkezli dünya görüşü ve bu anlayışla kurulan kuruluşlarla birlikte Batı asıllı kuruluşlar arasındaki çatışmalar sonucunda toplumun içinde daha büyük sorunlar çıkmış, çöküşü önleyeceği düşünülen ıslahat fermanları, beklenen etkiyi gösterememiştir.

    Bu dönemde Batı'nın ekonomik desteğine, vereceği borçlara gereksinim duyan Osmanlı Devleti, bunları ancak Batı devletlerine çeşitli imtiyazlar tanımak koşuluyla elde edebilmiştir. Bu imtiyazlar sayesinde Osmanlı topraklarına giren yabancı sermaye ve yatırım, sahip olduğu imkân ve güçle yerli sanayiyi büyük ölçüde öldürmüştür. Böylece Osmanlı Devleti yarı sömürge bir devlet hâline gelmiş, bütün ekonomisi ve zengin kaynakları Batılı devletlerin eline geçmiştir.

    Islahat Fermanı, Tanzimat Fermanının devamı olarak nitelendirilebilecek bir değişim olarak da kabul edilebilir. Zaten fermân Paris Antlaşması metni içerisinde yer almış; antlaşmanın imza aşamasında ise Batılı devletler tarafından Rusya'nın Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışmasının engellenmesi neticesinde yapılan baskı ile ilân edilmek durumunda kalmıştır.

    1856 Islahat Fermanı, Osmanlı tebâası içerisinde gayrimüslimlere yönelik birtakım hakların verilmesini içermektedir. Avrupalı devletlerin Fransız İhtilali'nin yaymış olduğu milliyetçilik akımlarından etkilenerek Balkanlar'da isyanlar çıkarmakta olan gayrimüslim azınlıkları ülkeye bağlamayı amaçlamaktadır ve dolayısıyla amaçlanan hedeflerden biri de Avrupalı devletlerin bunları bahane ederek Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışmasını önlemektir.

    Ferman, bir Osmanlı toplumu oluşturmayı amaçlar. Irk, dil, din vb. ayrımı yapmaksızın bir Osmanlı milleti oluşturmayı amaçlar ki 19. yüzyılda devletin kötü gidişâtını durdurmak amacıyla ortaya çıkan fikir akımlarından Osmanlıcılık kapsamındadır. Tanzimât Fermânı (Gülhane Hatt-ı Şerif-î, 3 Kasım 1839)'nın amacı azınlık isyanlarını önlemek, azınlıkları bahane ederek Avrupalı devletlerin Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışmasını önlemek ve toprak bütünlüğünü korumaktır.

     

    Ferman

    Bâb-ı Âli tarafından ilan edilen Islahat Fermanı, Kırım Savaşı'nın ateşkesinden 18 gün sonra, 18 Şubat 1856'da ilân edilmiştir. Islahat Fermanı, Tanzimat Fermanı tarafından sağlanan reformları genişletmiştir.

    Bu fermanın amacı, millet sistemini kaldırarak bütün din topluluklarının eşit vatandaşlık hakları sağlayarak Müslüman ve gayrimüslim Osmanlı tebaası arasında tam bir eşitlik sağlamaktır. Böylece Millet-i Rûm haricinde gayrimüslimlere de devlet kademelerine memur olma yolu açılmıştır. Din değiştirme hakkı kabul edilmiş, İslam'dan çıkmanın ölüm cezasıyla cezalandırılması usulüne son verilmiştir. Gayrimüslimlere askerî okullara gitme hakkı tanınmıştır. Ayrıca uygulanan vergilerde (bkz. cizye) de bir eşitlik sağlanmıştır. Bu anlamda 15. madde ile eşit haklar beraberinde eşit yükümlülükler getirir düşüncesi getirilmiştir. Böylece gayrimüslimlerin de askerlik yapma yükümlülüğü doğmuş, askerlik yapmak istemeyenlere de askerlik vergisi olan (bedel-i askerî / ‏بدل عسكري) olanağı sunulmuştur. Bu yeni uygulama sayesinde Müslüman tebaa da para karşılığında (bedel-i nakdî / ‏بدل نقدي) askerlik görevinden muaf olma şansını yakalamıştır. Ayrıca devletin vatandaşa toprak kiralaması olan ve vergi gelirlerinin azalmasına yol açan iltizam kaldırılmıştır.

    Islahat Fermanı ile gayrimüslimler kendi meclislerini oluşturarak kendi meselelerini (ağırlıklı olarak yönetimsel ve dinsel) yönetmiş ve o konularda kararlar alabilmişlerdir. Aldıkları kararlar da (Rum Patrikliği Nizâmâtı, 1862, Ermeni Patrikliği Nizâmâtı, 1863 ve Hahamhâne Nizâmâtı, 1865) Batı tarafından anayasa olarak anılmıştır. Nizamnâme-i Millet-i Ermeniyân (Ազգային սահմանադրութիւն Azgayin sahmanadrutyun) yazarlarından Krikor Odyan daha sonra Kanun-i Esasi oluşturma komisyonunda danışmanlık yapmıştır.

    I. Meşrutiyet

    1875 ile 1876 yıllarında Bosna-Hersek ve Bulgaristan'da bağımsızlık talebiyle ayaklanmalar çıkmıştır. O dönemde Osmanlı dış politikasında isyanları destekleyen Rusya'ya bir yönelim hâkim olmuştur. Bu yönelime karşı 10/11 Mayısıs 1876 tarihinde bir ayaklanma çıkmış, çıkan ayaklanma sonucunda Sadrazam Mahmud Nedim Paşa düşürülmüş ve diğer üst düzey mevkilere yeni kişiler getirilmiştir. Böylece Mütercim Mehmed Rüşdi Paşa sadrazam, Hasan Hayrullah Efendi şeyhülislam ve Hüseyin Avni Paşa savaş dairesi başkanı olmuştur. Bu yeni isimler Midhat Paşa ile beraber Padişah Sultan Abdülaziz'i 30 Mayısıs 1876 tarihinde tahttan düşürmüş ve yerine yeğeni Mehmed V. Murad Efendi'yi getirmişlerdir. İlerleyen zamanlarda bir anayasa çıkarmaya karşı olan Hüseyin Avni Paşa ile anayasa savunucu Midhat Paşa arasında büyük tartışmalar meydana gelmiştir. Sadrazam Mütercim Mehmed Rüşdi Paşa, Hüseyin Avni Paşa tarafında yer almış ve V. Murad'ın ruh sağlığının bozuk olduğu gerekçesiyle bir anayasanın kabulü için uygun zaman olmadığını ve böyle bir şeyin söz konusu bile olamayacağını savunmuştur. Hüseyin Avni Paşa 15 Haziran 1876'da Midhat Paşa'nın evinde bir toplantı esnasında tahttan düşürülmüş olan Sultan Abdülaziz'in bir taraftarı tarafından vurularak öldürülmüştür.

    30 Temmuz 1876 tarihinde Sırbistan-Karadağ Osmanlı İmparatorluğu'na karşı savaş ilan etmişlerdir. Aynı zamanda İngiltere de yaklaşan Osmanlı-Rus Savaşını engellemek ve ayaklananlara büyük bir özerklik verilmesi amacıyla bir konferansın düzenlemesi için sıkıştırmıştır. Olası bir yabancı müdahaleye karşı koymak için Midhat Paşa bütün Osmanlı tebâasına eşit haklar sağlayacak ve planlanan konferanstan önce yürürlüğe girecek olan bir acil anayasanın çıkarılması konusunda ısrar etmiştir.

    Mithat Paşa, V. Murad'ı tahttan indirebilmek için V. Murad'ın kardeşi Abdülhamit ile konuşur ve ona anayasayı kabul etmesi koşulu ile tahtı teklif eder. Abdülhamit anayasayı kabul edeceğini ilân ettikten sonra 31 Ağustos 1876 tarihinde II. Abdülhamit sıfatıyla tahta gelir. II. Abdülhamid tuttuğu sözü yerine getirmek için, özellikle de anayasa komisyonun görevlendirmek için kendine zaman verir, fakat Midhat Paşa'nın devam eden baskıları sonucu sözünü yerine getirir.

    20 ulema ve üst düzey devlet görevlilerinden oluşan ve gelişmeleri belirleyecek olan birinci danışma kurulu 30 Eylül 1876'da padişahın emri ile toplanmıştır. Kurula Midhat Paşa başkanlık yapmıştır. Kurula Midhat Paşa'nın hazırladığı 59 maddelik Kanûn-î Cedîd (‏قانون جديد‎) ile Said Paşa'nın Fransız Anayasası çevirisinden oluşan bir taslak sunulmuştur. Kurulda anayasa karşıtlarının da olması sebebiyle gazetelerin de haber ettiği büyük tartışmalar çıkmıştır. Bakanlar kurulu (Hey'et-i Vükelâ / ‏هيئت وكلا‎) oluşturulduktan sadece bir hafta sonra var olan kurulun feshine ve yeni bir kurulun oluşturulmasına karar vermiştir.

    8 Ekim 1876 tarihinde yeni anayasa kurulu (Cemiyet-i Mahsusa) üyelerinin isimleri açıklanmıştır. Birçok kaynağa göre üye sayısı 2 asker, 10 ulema ve 13 Müslüman ile 3 Hristiyan olma üzere toplam 28'dir. Daha etkili çalışabilmek için çalışma grupları yönetim ile ilgili düzenlemeler konusunda eğitilmişlerdir.

    Anayasa taslağı oluşturulurken Midhat Paşa ve Said Paşa'nın eserlerinin yanı sıra Süleyman Hüsnü Paşa'nın Kanûn-î Esasî müsveddesinden ve mümkün olduğunca Belçika ile Prusya Anayasalarından yararlanılmıştır. Anayasa taslakları (toplam üç taslak) padişahın isteği doğrultusunda seçilen memurlara, Mütercim Mehmed Rüşdi Paşa ile bakanlar kuruluna Yıldız Sarayı'nda üzerinde çalışması için sunulmuştur. Son taslak 1 Aralık 1876'da son halini almış ve 6 Haziran'da bakanlar kurulunca kabul edilmiştir.

    Yıldız Sarayı'nda padişahın sürgün hakkı üzerinde ısrarla durulmuştur. Böylelikle, 3. paragrafında padişaha sürgün hakkının verildiği 113. madde anayasaya eklenmiştir. Bu gelişme, özellikle özgürlük hakkını ve anayasal yönetimi savunduğu politik görüşünden dolayı Londra'ya kaçmış olan ve daha sonra affedilerek 2 Kasım 1876'da özel anayasa kurulunda üye olan Genç Osmanlılar'dan Namık Kemal'de öfkeye neden olmuştur. Anayasanın çıkarılması için baskı yapan Midhat Paşa da sonunda öfkeleri dindirebilmiş ve 19 Aralık 1876'da sadrazam olmuştur.

    23 Aralık 1876'da Kanûn-î Esasî padişah tarafından kabul edilmiş ve yürürlüğe girmiştir. İstanbul Konferansı'na ev sahipliği yapmış olan hariciyeden sorumlu bakan Mehmed Esad Saffet Paşa 101 top atışıyla yeni anayasanın ilanı edildiğini ve bütün Osmanlı tebâasının eşit duruma getirilip haklarının ve özgürlüklerinin garanti altına alındığını duyurmuştur. Buna rağmen Rusya, Osmanlı İmparatorluğu'na kuşkuyla bakmaya devam etmiş ve bu anayasayı da öne alınmış göstermelik bir çözüm olarak değerlendirmiştir. 5 Şubat 1877'de padişah sürgün hakkını ilk defa Midhat Paşa'yı görevinden alarak kullanmıştır. Tam 11 hafta sonra da kaybedilen Osmanlı-Rus Savaşı başlamıştır. Yıldız Sarayı'nın görüşüne göre anayasa amacını gerçekleştirememiştir. Padişah da bu yenilgiden sorumlu tutulmaktan korkmuş, bu yüzden parlamentoyu yenilginin suçlusu olarak göstererek 14 Şubat 1878'de 7. maddeyi kullanarak (padişahın olağanüstü durumlarda parlamentoyu askıya alması) parlamentoyu feshetmiş ve tam monarşik bir sistemle ülkeyi yönetmeğe devam etmiştir.

    Anayasanın arkasındaki itici güç olan Midhat Paşa, Yıldız Mahkemesi tarafından Sultan Abdülaziz'in ölümünde birinci derecede sorumlu tutularak hakkında çıkarılan ölüm fermânına ve mahkemeden bağımsız iki kurulun da bu idamı onaylamasına rağmen İngilizlerin baskısıyla padişah tarafından affedilip sürgüne gönderilmiş ve sürgüne gönderildiği Hicaz'daki Taif kalesinde 8 Mayısıs 1884'te İstanbul'dan gelen emirle boğularak öldürülmüştür. (Ref: Gábor Ágoston; Bruce Alan Masters (2009) Encyclopedia of the Ottoman Empire. Infobase Publishing. pp. 378–379. ISBN 978-1-4381-1025-7. Retrieved 9 Haziran 2013.)

    Midhat Paşa, Niş, Tuna, Bağdat ve Suriye de Valilik yaptığı dönemlerde sayısız okul, hastane, yol ve köprü gibi altyapı hizmetlerini halkın katılımıyla yaptırarak büyük ün kazanmıştır. Üç yıl süren Bağdat valiliği sırasında bölge Osmanlı tarihindeki en güvenli ve istikrarlı dönemini yaşamıştır.

    II. Meşrutiyet

    II. Abdülhamit'in monarşi rejimine karşı yürütülen harekette yer alan Kolağası Ahmet Niyazi Bey 3 Temmuz 1908'de dağda bulunan 200-400 askeri ile anayasanın yeniden yürürlüğe girmesini sağlamıştır. Ahmet Niyazi Bey, Enver Bey yönetimindeki İttihat ve Terakki Fırkası, Ermeni Devrimci Federasyonu ile Arnavut, Yunan ve Bulgar toplulukları tarafından desteklenmiştir. Niyazi Bey tarafından başlatılan Jön Türkler Ayaklanması Makedonya ve özellikle Kosova vilayetlerinde, Korzo ve Selanik'te gerçekleşmiştir. Buna karşılık olarak padişah 18. bölük ile Niyazi Bey'e karşı koyması için Şemsi Paşa'yı göndermiştir. Şemsi Paşa, Jön Türk Atıf Bey tarafından vurularak öldürülmüştür. Bunun üzerine Padişah bu ayaklanmaya karşı koyabilmek için Sadrazam Avlonyalı Mehmed Ferid Paşa'yı görevinden almış ve 1876 yılındaki anayasa çalışmalarında hazırlamış olduğu Fransız Anayasası çevirisinden yararlanılmış olan Mehmed Said Paşa'yı sadrazam ilan etmiştir. Mehmed Said Paşa kabinesinde monarşi yanlıları da yer almıştır.

    23 Temmuz 1908'de İttihat ve Terakki Cemiyeti Makedonya'nın birçok kentinde gerçekleşen ve katılımın çok yüksek olduğu eylemlerde bağımsızlık ilan etmişlerdir. Aynı zamanda İstanbul'da anayasanın 24 saat içinde tekrar yürürlüğe girmezse 2. ve 3. Ordu'nun başkente yürüyecekleri haberleri İstanbul'da yayılmıştır. Bu haberler üzerine padişah kabinenin tavsiyesi üzerine aynı gün anayasanın yeniden yürürlüğe girdiğinin bildirildiği ve 24 Temmuz'da gazetelerde yer alan bir fermân yayınlamıştır. Bu fermândan bir hafta sonra ajanlığın ve sansürün sona erdiği saray tarafından duyurularak 1 Ağustos 1908 tarihinde anayasanın yeniden geçerliliği Tanzimat Ferman tarafından teyit edilmiştir. Böylece devrimciler başta olmak üzere, cezalarının üçte ikisini çekmiş olan politik suçlular affedilmiştir. Protestolar nedeniyle de genel af çıkarılmış, bu da Bâb-ı Âli'ye yürüyüşe geçen yaklaşık 2000 kişilik bir isyana neden olmuştur. Bundan yaklaşık iki hafta sonra da Mehmed Said Paşa genel affa eleştirel ve karşı düşüncelerini açıklamasından dolayı, özellikle de İttihat ve Terakki Cemiyeti ile düşünce ayrılığı sebebiyle 5 Ağustos 1908'de sadrazamlıktan düşürülmüş, yerine İngiliz hayranı ve liberal olarak tanınan Yusuf Kamil Paşa getirilmiştir.

    Senato ve yeni seçilen Meclis-i Mebûsan 17 Aralık 1908'de toplanmış, meclis başkanı sürgünden geri gelen Ahmed Rıza olmuştur. Mecliste toplam 147 Türk, 60 Arap, 27 Arnavut, 26 Rum, 14 Ermeni, 4 Yahudi ve 10 Slav temsilci yer almıştır. Talat Bey gibi İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri de milletvekili olarak sayılmıştır. Buna karşılık yürütücü isimler Enver ve Cemal Bey vekil olmamış; fakat politika üzerinde büyük etkileri olmuştur. Sadrazam Yusuf Kamil Paşa 10 Şubat'ta İttihat ve Terakki Cemiyeti komitesine sormadan yeni bir donanma ve savaş bakanı atmasından sonra 14 Şubat 1909'da güvensizlik oyu ile düşürülür ve yerine Hüseyin Hilmi Paşa getirilir. Ayrıca Islahat Fermanı nedeniyle 'gavur ve kafir' kelimesinin de içinde olduğu birçok kelime yasaklanmıştır.

  • 1930 - Amerikalı astronomi tutkunu Clyde Tombaugh, 33 cm'lik bir teleskopla Plüton cüce gezegenini keşfetti.
  • 1932 - Japon İmparatoru, Manzhouguo'nun (Mançurya'nın eski Çince adı) Çin'den bağımsızlığını ilan etti.
  • 1941 - Anıtkabir için mimari yarışma açıldığı resmen ilan edildi.
  • 1941 - Petrol Ofisi kuruldu.
  • 1943 - Naziler, Beyaz Gül hareketi üyelerini tutukladılar.
  • 1952 - TBMM, Türkiye'nin NATO üyeliğini onayladı. Türkiye, 21 Şubat günü NATO üyesi oldu.
  • 1957 - BM'de Kıbrıs görüşmelerine başlandı. BM, 26 Şubat'ta sorunun öncelikle ilgili taraflar arasında görüşülmesine karar verdi.
  • 1960 - 7 ülke, Latin Amerika Serbest Ticaret Birliğini (LAFTA) kurdu. 1980'de imzalanan yeni bir anlaşma ile ALADI adını aldı.
  • 1967 - Millî Eğitim Bakanlığı bütçesi görüşüldü; 35.000 köyden 15.000'inde okul olmadığı açıklandı.
  • 1971 - Elazığ Senatörü Profesör Celal Ertuğ, "Bir dikta ortamına adım adım yaklaşılmaktadır. Ordunun mesajı açıktır. Demirel derhal istifa etmelidir" dedi. Başbakan Süleyman Demirel ise, "Meşru yollardan geldim. Bulurlar 226'yı, bizi devirirler" dedi.
  • 1977 - Uzay mekiği Enterprise, bir Boeing 747'nin üstünde ilk yolculuğuna çıktı.
  • 1977 - İstanbul Yükseköğrenim Derneği, (İYÖD) "amaç dışı faaliyet" gösterdiği gerekçesiyle süresiz kapatıldı. İYÖD, Dev-Genç'in (Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu) İstanbul Bölge Yürütme Kurulunu oluşturuyordu.
  • 1979 - Sahra Çölü'ne kar yağdı.
  • 1988 - İstanbul'daki Spor ve Sergi Sarayı'nın adı, "Lütfi Kırdar" olarak değiştirildi.
  • 1993 - Gazeteci Kemal Kılıç öldürüldü. Kılıç, İnsan Hakları Derneği'nin Urfa Şubesi Yönetim Kurulu üyesiydi.
  • 1994 - Demokrasi Partisinin (DEP) Genel Merkezi bombalandı, bir kişi öldü, 2'si ağır 16 kişi yaralandı. Demokrasi Partisi (DEP) yılbaşından beri 4 kez saldırıya uğramıştı. Olayı İslami Cihat Örgütü üstlendi.
  • 1995 - Sosyaldemokrat Halkçı Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi, CHP çatısı altında birleşti. SHP'li Hikmet Çetin oy birliğiyle Genel Başkan seçildi.
  • 1997 - Tansu Çiller, TEDAŞ ve TOFAŞ soruşturmalarından aklandı. Refah Partisi milletvekilleri Tansu Çiller'in aklanmasından yana oy kullandılar.
  • 2008 - Amerika Birleşik Devletleri, Afganistan ve Türkiye; Kosova'nın tek taraflı bağımsızlığını tanıdığını açıkladı.
  • 2021 - NASA'nın keşif aracı Perseverance Mars'a indi.

Doğumlar

  • 1201 - Nasîrüddin Tûsî, Farsça eserli bir Türk
  • bilim insanı ve İslam filozofu (ö. 1274)
  • 1372 - İbn Hacer el-Askalanî, Arap hadis, fıkıh ve tefsir bilgini (ö. 1449)
  • 1374 - Polonyalı Jadwiga, Polonya Krallığı'nın ilk kadın hükümdarı (ö. 1399)
  • 1807 - Kostaki Musurus Paşa, Rum asıllı Osmanlı paşası (ö. 1891)
  •  
  • 1925 - Halit Kıvanç, Türk hukukçu, radyo ve televizyon sunucusu, gazeteci, çevirmen ve yazar (ö. 2022)
  • Halit Kıvanç Doğum Halit Mecit
    18 Şubat 1925
    İstanbul, Türkiye Ölüm 25 Ekim 2022 (97 yaşında)
    İstanbul, Türkiye Defin yeri Zincirlikuyu Mezarlığı, İstanbul Meslek Sunucu, yazar, gazeteci Milliyet Türk Vatandaşlık Türkiye Eğitim İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Önemli ödülleri Altın Koza Film Festivali
    2005 - Yaşam Boyu Onur Ödülü Evlilik

    Bülbin Kıvanç
    (e. 1955; ö. 2022)

    Çocuklar Ümit Kıvanç  

    Halit Mecit Kıvanç (18 Şubat 1925, İstanbul - 25 Ekim 2022, İstanbul), Türk hukukçu, radyo ve televizyon sunucusu, gazeteci, çevirmen ve yazardır.

    Türkiye'de radyo ve televizyon yayıncılığının gelişmesine önemli katkı vermiş bir radyo ve televizyon sunucusudur. 1955 yılından itibaren radyo sunuculuğu yaptı. Olimpiyatlar ve büyük uluslararası spor karşılaşmalarında maç spikerliği yapması; Brezilyalı futbolcu Pelé ile röportajı yapan ilk gazeteci olması ile hatırlanır. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramları'nda her sene TRT Çocuk Şenliği'nin sunculuğunu yaparak şenliklerin simgesi olmuştur. Fenerbahçe SK 570 sicil numaralı yüksek divan kurulu üyesiydi.

    Hayatı

    1925 yılında İstanbul'da doğdu. Annesi Nefise Leman Kıvanç, babası İsmail Kıvanç'tır Orta öğretimini Pertevniyal Lisesinde, yüksek öğrenimini İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde tamamladı. Öğrencilik yıllarında Akbaba ve Şut dergilerinde futbol mizahı yaptı;[4] fakültenin çıkardığı aylık Guguk dergisinde yazılar yazdı, spor ve aylık kültür sanat dergilerine yazılar gönderdi. Öğrenimini tamamladıktan sonra üç ay kadar Siirt'in Kozluk (günümüzde Batman iline bağlıdır) ilçesinde hâkimlik yaptı. Üç ay sonra İstanbul'a dönüp gazeteciliğe başladı. Bir yandan da avukatlık stajı yaptı ve birkaç davada avukatlık yaptı; ancak gazetecilik mesleğinde karar kıldı.

    Yeni İstanbul gazetesinin sahibi Habib Edip Törehan'ın 1952 yılının Kasım ayında çıkarmaya başladığı Türkiye Spor adlı spor gazetesini günlük olarak hazırlayan ekipte yer aldı. Alp Zirek ve Halit Talayer ile birlikte dönüşümlü olarak bu gazetenin yazı işleri müdürlüğünü üstlendi.[7] MilliyetTercümanHürriyetGüneş başta olmak üzere çeşitli gazete ve dergilerde yazar ve yönetici olarak üst düzey görevler aldı.

    1955 yılında eczacı Bülbin Hanım'la evlendi; çiftin bu evlilikten oğulları Ümit Kıvanç (d. 1956) dünyaya geldi.

    1955 yılından itibaren TRT'de radyo sunuculuğu yaptı. Spor spikerliğine 1956'da basın mensubu olarak gittiği Moskova'da oynanan ve Moskova Radyosu'nun özel yayını ile Türkiye'ye iletilen Fenerbahçe - Dinamo Moskva özel maçını sunarak başladı. Radyonun yanı sıra televizyonda spor spikerliği yaptı. Olimpiyatlar ve birçok büyük uluslararası karşılaşMayısı sundu. FIFA Dünya Kupası'nı televizyondan sunan ilk Türk spikerdi. On FIFA Dünya Kupası finalini radyo ve televizyondan nakletti. Brezilya millî takımının ilk defa dünya şampiyonu olduğu 1958 FIFA Dünya Kupası'nda, o sırada yedek oyuncu olan, daha sonra "Pele" olarak tanınacak efsanevi futbolcu Edson Arantes do Nascimento ile röportaj yaptı. Henüz 17 yaşındaki Brezilyalı sporcunun Dünya Kupası'nda 6 gol atmayı başarması üzerine Halit Kıvanç, "Pele'yi keşfeden ilk gazeteci" olarak tanındı[4] ve bu röportaj, Kıvanç'ın en önemli gazetecilik başarıları arasında yer aldı.

    Kıvanç 1963'te İngiltere'ye gitti; bir yıla yakın İngiliz yayın kuruluşu BBC Türkçe Servisi'nde çalıştıktan sonra Türkiye'ye döndü.

    1960'larda iki futbol plağı yayımlayarak spor plakları alanında öncülük etti. Plakların ilki, 1965'te, Ezgi Plak tarafından Spor Serisi No.1 notuyla yayımlandı. Bu plağın bir yüzünde sözlerini Halit Kıvanç'ın yazdığı "Şampiyonlar Şarkısı", diğer yüzünde 1964-1965 sezonunda Fenerbahçe'nin attığı ve Halit Kıvanç'ın anlatımı ile kayıt altına alınmış 15 golün anlatımı yer aldı.1966'da serinin ikinci plağı olarak yayımlanan "Metin Geliyor Metin" adlı plakın bir yüzünde Halit Kıvanç'ın Metin Oktay için yazdığı şarkı, ikinci yüzünde Metin Oktay'ın attığı gollerin anlatımı yer aldı. 1968 yılında Fenerbahçe'nin Şampiyon Kulüpler Kupası'nda İngiltere şampiyonu Manchester City'yi elemesi üzerine Şampiyonlar Şarkısı plağı tekrar basılmış; ancak arka yüzünde "Yerinden Kaydedilen Sesle Fenerbahçe Manchester City Maçı - Halit Kıvanç Anlatıyor" kaydı yer almıştır.

    1970'li yıllarda çizgi roman çevirileri yaparak kendine özgü bir çizgi roman dili yarattı. Galyalı Asteriks'in çizgi maceralarından sekiz sayıyı Almancadan çevirdi. Günün popüler diline uygun bir dil kullandı. Kitaptaki isimleri için "Hopdediks", "Dertsiziks" gibi kendi uydurduğu sözcükler kullandı. Milliyet Çocuk dergisi için "Rip Kirby" çizgi romanını "Zehir Hafiye" adıyla çevirdi.

    Halit Kıvanç, 1983 yılında Cumhurbaşkanlığı Kupası maçını sunarak maç spikerliğini bıraktı. Türkiye'de futbol tarihi ve kültürü üzerine Futbol Bir Aşk (2004) adlı bir kitap yayınladı.

    Kıvanç, spor spikerliğinin yanı sıra televizyonda kültür-sanat, müzik eğlence programları da sundu ve Türkiye'de televizyonculukta birçok ilki gerçekleştirdi. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramları'nda yapılan TRT Çocuk Şenliği programlarının değişmez sunucusu idi, şenliklerin simgesi hâline geldi. Televizyonculuk anılarını "Tele Safir" (2015) adlı kitapta anlattı.

    Harbiye Açıkhava Tiyatrosu ve İstanbul Spor ve Sergi Sarayı'nda çok sayıda konser ve özel etkinliğin sunuculuğunu üstlendi. 2005'te sunuculukta 50. yılı nedeniyle onuruna bir kutlama yapıldı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, TSYD ve diğer kuruluşların düzenlediği yarışmalarda 200'ün üzerinde ödül aldı.[kaynak belirtilmeli] "Türk halkına temiz bir Türkçe ile saygın ve eğitici çalışmaları ile hizmet vermesi"nden dolayı Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi tarafından "Kariyer" dalında büyük ödüle layık görüldü.[ne zaman?]

    Koyu bir Fenerbahçe Spor Kulübü taraftarı ve Fenerbahçe SK Yüksek Divan Kurulu üyesiydi. Fenerbahçe TV'de Efsanenin 100 Yılı (2007) ve Efsanenin Yeni Yüzyılı (2008) adlı söyleşi programlarını sundu.

    2012 yılından itibaren NTV Radyo'da pazar sabahları "Mikrofonda Halit Kıvanç" adlı radyo programını sundu. Ayrıca NTV televizyonunda pazar günleri Halit Kıvanç'la Ustalar NTV Spor'da Futbol Bir Aşk adlı programları sundu.

    Aydın Engin'in Halit Kıvanç ile söyleşisini içeren Bir Koltukta Kaç Karpuz: Halit Kıvanç Kitabı adlı kitap 2003 yılında yayınlandı. Kıvanç'ın sanatçı Müjdat Gezen'le söyleşisini içeren ve Gezen'in yaşamını konu alan Ağlama Palyaço Makyajın Bozulur adlı kitap, 2006'da yayımlandı.

    Halit Kıvanç, 25 Ekim 2022'de İstanbul'da 97 yaşında öldü. 27 Ekim'de Türkiye Spor Yazarları Derneğinde düzenlenen anma töreninin ardından Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi.

    Zincirlikuyu Mezarlığı'ndaki kabri

    Kitapları

    Halit Kıvanç'ın yazdığı kitaplar

  • 1959: Ve Allah Gazeteciyi Yarattı 
  • 1968: Kazulet Hanımın Minisi. (Altan Erbulak'la birlikte) 
  • 1977: Mikrofonunu Kordonuna Göre Uzat 
  • 1977: Beckenbauer Futbol Okulu. (Çeviri) 
  • 1978: Gülmece Güldürmece - (1. Baskı).
  • 1979: Ve Karşınızda Halit Kıvanç - (1. Baskı)  (1980)
  • 1982: Gelin Yarışalım - Kelebek Yayınları 
  • 1982: Halit Kıvanç Anlatıyor Üç Yüz Otuz Üç Fıkra 
  • 1983: Gool Diye Diye
  • 1998: Hadi Anlat Bakalım Anılar 1 - (3. baskısı) Yorum Kitapları
  • 1998: Bulutlarla Yarışan Kadın, Halit Kıvanç Sabiha Gökçen'le Söyleşiyor 
  • 1999: Çok Affedersiniz Ama... 
  • 2002: Telesafir Bizde TV Böyle Başladı 
  • 2002: Kupaların Kupası Dünya Kupası 1930'dan 2002'ye
  • 2004: Futbol! Bir Aşk...
  • 2006: Ağlama Palyaço Makyajın Bozulur: Müjdat Gezen Kitabı 
  • Halit Kıvanç hakkında yazılmış kitaplar

  • Bir Koltukta Kaç Karpuz: Halit Kıvanç Kitabı. Yazan: Aydın Engin,
  • Plakları

  • 1965: Şampiyonlar Şarkısı - 45'lik vinil plak. A yüzünde Vasfi Uçaroğlu orkestrasının "Şampiyonlar Şarkısı", B yüzünde ise Halit Kıvanç'ın anlatımıyla “Şampiyonların 15 Golü” yer alıyor. Ezgi Plakları.
  • 1966: 45'lik vinil plak - A yüzü: Metin Geliyor Metin (Şevket Uğurluer), B yüzü: Kralın Golleri (Halit Kıvanç maç anlatıyor) 
  • 1974: Kıbrıs 74 - 45'lik vinil plak. Balet Plak
  • Ödülleri

  • 2005: 12. Altın Koza Film Festivali – Yaşam Boyu Onur Ödülü
  • Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü
  • Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başarı Ödülü
  • 1925 - Marcel Barbeau, Kanadalı sanatçı (ö. 2016)
  • 1926 - Rita Gorr, Belçikalı mezzosoprano (ö. 2012)
  •  
  • 1929 - Ertem Eğilmez, Türk sinema yönetmeni (ö. 1989)
  • Ertem Eğilmez

    Doğum 18 Şubat 1929
    Trabzon, Türkiye Ölüm 21 Eylül 1989 (60 yaşında)
    İstanbul, Türkiye Defin yeri Karacaahmet Mezarlığı, İstanbul Milliyet Türk Meslek Yönetmen, yapımcı, senarist Etkin yıllar 1959-1989 Çocuk(lar) Canan Eğilmez
    Alev Eğilmez
    Ferit Eğilmez
    Ferdi Eğilmez Ödüller Tüm Liste  

    Ertem Eğilmez (18 Şubat 1929, Trabzon - 21 Eylül 1989, İstanbul), Türk senarist, yapımcı ve yönetmen. Geniş izleyici kitlesinin ilgisini çeken kalabalık kadrolu güldürüleriyle Türk sinemasında bir tarz oluşturan Eğilmez, meslek hayatı boyunca 44 film yönetti, 5 senaryo kaleme aldı ve 97 filmin yapımcılığını üstlendi. Aralarında Kemal Sunal, Münir Özkul, Adile Naşit, Şener Şen, Halit Akçatepe, Ayşen Gruda ve Zeki Alasya gibi oyuncuların Türk sinemasında varlık göstermesine öncülük etti.

    Erken dönem yaşamı

    18 Şubat 1929'da Trabzon'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Konya'da tamamladı. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden mezun olduktan sonra dükkân açıp bakkallık yaptı. Askerlik sonrasında, 1954'te Refik Erduran ile birlikte Çağlayan Yayınevi'ni kurdu. Aynı yıl yine Erduran ve Haldun Sel'le birlikte, birçok karikatüristin yetiştiği Tef adlı mizah dergisini çıkarmaya başladı. Yayın dünyasında çıkardığı cep kitapları ile bir devrim yaptı. Kemal Tahir’e, Mayk Hammer takma adıyla polisiye romanları yazdırdı. Cep kitapları işinde batınca Türkiye'nin ilk langırt makinelerini getirtti.

    Kariyeri

    1961 yılında Efe ve 1964 yılında Arzu Film şirketini kurarak sinemacılığa başladı. 1961'de Yaman Gazeteci filmiyle yapımcılığa, 1964'te de Fatoş'un Fendi Tayfur'u Yendi ile yönetmenliğe adım attı. Bir Millet Uyanıyor'la 1967 Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde en iyi tarihsel film ödülünü kazandı.

    Ertem Eğilmez'in Karacaahmet Mezarlığı'ndaki mezarı, İstanbul

    Her türü denediyse de, çoğunlukla kolay izlenen ve geniş izleyici kitlesinin ilgisini çeken güldürüler yönetti. 1960'lı yıllardaki popüler aşk filmlerinin ardından, 1970'li yıllarda sevgi, dostluk ve güncel olayları güldürü öğesiyle kaynaştırdığı duygusal güldürülere yöneldi. Genellikle aynı oyuncu kadrosunu kullandığı ve ileride "Arzu Film Güldürüleri" diye adlandırılacak bu filmlerde zaman zaman toplumsal eleştiriye de yer veriyordu. Özellikle 1973'te çektiği Canım Kardeşim, insancıl tavrı, hüzünle güldürüyü kaynaştıran havası ve yer yer ulaştığı şiirsel anlatımıyla dikkati çeker.

    Karakter oyuncularına başrol veren, Münir Özkul, Adile Naşit, Kemal Sunal, İlyas Salman, Halit Akçatepe, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Şener Şen ve Ayşen Gruda gibi güldürü oyuncularının sinemada başarı kazanmalarında payı olan Eğilmez, filmleştirilmesi oldukça güç sayılan Rıfat Ilgaz'ın Hababam Sınıfı romanını 1975'te beyaz perdeye aktardı. Hababam Sınıfı'nın başarısı üzerine Hababam Sınıfı Sınıfta KaldıHababam Sınıfı UyanıyorHababam Sınıfı Tatilde ve son olarak da Hababam Sınıfı Güle Güle adlı dört devam filmi çekti.

    1980-81 sezonunda Kanlı Nigar adlı müzikli oyunu sahneye koyan Eğilmez, bir süre uzak kaldığı sinemaya 1984'te Namuslu filmiyle geri döndü. 1980 yılında yaptığı Banker Bilo ve 1984 yılında yaptığı Namuslu filmleriyle, Türkiye'nin temel sorunlarını kendi mizahi bakış açısıyla ele aldı. Geniş ilgi gören Namuslu'yu, ticari açıdan başarısız olan Aşık Oldum (1986) ile gişede büyük bir başarı elde eden Arabesk (1988) izledi. 21 Eylül 1989'da İstanbul'da 60 yaşında öldü.

    Filmografisi

    Yıl Yapım Senarist Yönetmen Yapımcı Not(lar) Yıl Yapım Senarist Yönetmen Yapımcı Not(lar) 1961 Yaman Gazeteci     Evet   1971 Emine     Evet   1962 Gençlik Hülyaları     Evet   1971 Tarkan: Viking Kanı     Evet   1962 Battı Balık     Evet   1971 Hayat Sevince Güzel     Evet   1962 Beş Kardeştiler     Evet   1972 Tarkan: Altın Madalyon     Evet   1963 İki Gemi Yanyana     Evet   1972 Tatlı Dillim   Evet Evet   1964 Fatoş'un Fendi Tayfur'u Yendi   Evet Evet   1972 Sev Kardeşim   Evet Evet   1964 Kırk Küçük Anne     Evet   1972 Feryat     Evet   1964 Gözleri Ömre Bedel     Evet   1972 Karaoğlan Geliyor     Evet   1965 Kart Horoz   Evet     1973 Canım Kardeşim   Evet Evet   1965 Helal Adanalı Celal   Evet Evet   1973 Yalancı Yarim   Evet Evet   1965 Sürtük   Evet Evet   1973 Oh Olsun   Evet Evet   1965 Senede Bir Gün   Evet Evet   1973 Tarkan: Güçlü Kahraman     Evet   1965 Bilen Kazanıyor     Evet   1973 Babaların Günahı     Evet   1965 Taçsız Kral     Evet   1974 Ah Nerede     Evet   1966 Ölmeyen Aşk Evet   Evet   1974 Mavi Boncuk Evet Evet Evet   1966 Bir Millet Uyanıyor   Evet Evet   1974 Salako Evet   Evet   1966 Ben Bir Sokak Kadınıyım   Evet Evet   1974 Köyden İndim Şehire   Evet Evet   1966 Seni Seviyorum   Evet     1974 Salak Milyoner   Evet Evet   1966 Denizciler Geliyor     Evet   1974 Hasret     Evet   1966 Allahaısmarladık Yavrum     Evet   1974 Boşver Arkadaş     Evet   1966 Seni Bekleyeceğim   Evet Evet   1974 Kanlı Deniz     Evet   1967 Büyük Kin     Evet   1975 Bizim Aile     Evet   1967 Silahları Ellerinde Öldüler     Evet   1975 Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı   Evet Evet   1967 Sürtüğün Kızı   Evet Evet   1975 Delisin     Evet   1967 Ölünceye Kadar   Evet     1975 Hababam Sınıfı   Evet Evet   1967 Yaşlı Gözler   Evet Evet   1976 Aile Şerefi     Evet   1967 Ömre Bedel Kız   Evet Evet   1976 Süt Kardeşler   Evet Evet   1967 Kara Davut     Evet   1976 Hababam Sınıfı Uyanıyor   Evet     1967 Elveda     Evet   1976 Tosun Paşa     Evet   1968 Maskeli Beşlerin Dönüşü     Evet   1976 Öyle Olsun     Evet   1968 Gönüllü Kahramanlar     Evet   1977 Şaban Oğlu Şaban   Evet     1968 Nilgün   Evet     1977 Hababam Sınıfı Tatilde   Evet Evet   1968 Sevemez Kimse Seni   Evet Evet   1977 Gülen Gözler   Evet Evet   1968 İngiliz Kemal   Evet Evet   1977 Nehir     Evet   1968 Maskeli Beşler     Evet   1977 Cennetin Çocukları     Evet   1969 Allah'ın Arslanı Hazreti Ali     Evet   1977 Çöpçüler Kralı     Evet   1969 Mezarımı Taştan Oyun     Evet   1977 Şabanoğlu Şaban     Evet   1969 Fakir Kızı Leyla     Evet   1978 Neşeli Günler     Evet   1969 Boş Çerçeve Evet Evet     1978 Kibar Feyzo     Evet   1969 Ayşecik'le Ömercik     Evet   1978 Hababam Sınıfı Dokuz Doğuruyor     Evet   1969 Çakırcalı Mehmet Efe     Evet   1978 Sultan     Evet   1969 Tarkan     Evet   1979 N'Olacak Şimdi     Evet   1970 Sürtük   Evet Evet   1979 İsyan     Evet   1970 Küçük Hanımefendi   Evet     1979 Erkek Güzeli Sefil Bilo   Evet Evet   1970 Tarkan: Gümüş Eyer     Evet   1980 Banker Bilo   Evet Evet   1970 Seven Ne Yapmaz     Evet   1981 Hababam Sınıfı Güle Güle   Evet Evet   1970 Kalbimin Efendisi   Evet Evet   1983 Şekerpare     Evet   1970 Yavrum     Evet   1984 Namuslu   Evet     1970 Dikkat Kan Aranıyor     Evet   1985 Aşık Oldum   Evet     1971 Son Hıçkırık   Evet Evet   1986 Milyarder     Evet   1971 Beyoğlu Güzeli   Evet Evet   1988 Arabesk   Evet Evet   1971 Senede Bir Gün   Evet Evet              

    Ödüller

  • 1967: 4. Altın Portakal Film Festivali - En İyi Tarihi Film - Bir Millet Uyanıyor
  • 1970: 7. Altın Portakal Film Festivali - En İyi Yönetmen - Kalbimin Efendisi
  • 1972: 9. Altın Portakal Film Festivali - En İyi 2. Film - Sev Kardeşim
  • 1989: 26. Altın Portakal Film Festivali - Yaşam Boyu Onur Ödülü
  • Hakkındaki kitaplar

  • 2010: Filim Bir Adam Ertem Eğilmez, Cem Pekman,
  • 1929 - Kamran İnan, Türk diplomat, hukukçu ve siyasetçi (ö. 2015)
  • 1942 - Tolga Aşkıner, Türk oyuncu (ö. 1996)
  • 1988 - Şükrü Özyıldız, Türk oyuncu
  •  

Ölümler

 

  • 901 - Sabit bin Kurre, Arap Matematikçi, astronomi, mekanik ve tıp bilgini (d. 821)
  • 1139 - II. Yaropolk, Kiev büyük prensi (d. 1082)
  • 1294 - Kubilay Han, Moğol İmparatoru (d. 1215)
  • Kubilay Han Moğol büyük hanı
    1. Yuan Hanedanı imparatoru
    Çin imparatoru

    Yuan Hanlığı döneminde Kubilay Han

    6. Moğol hanı Hüküm süresi 5 Mayısıs 1260 - 18 Şubat 1294 Önce gelen Mengü Han Sonra gelen Temür Olcaytu Han 1. Yuan imparatoru Sonra gelen Temür Olcaytu Han Çin imparatoru Sonra gelen Temür Olcaytu Han   Doğum 23 Eylül 1215
    Burhan Haldun Dağı, Henti, Moğolistan Ölüm 18 Şubat 1294 (78 yaşında)
    Hanbalık Eş(ler)i Tegulen, Çabi, Nambuy Tam adı Moğolca: Хубилай Сэцэн хаан
    Khubilay Setsen Han Hanedan Börçigin Babası Tuluy Annesi Sorkaktani Beki Dini Tibet Budizmi

    Kubilay Han (d. 23 Eylül 1215 - ö. 18 Şubat 1294) Moğol İmparatorluğunun kağanı, aynı zamanda Çin'deki Yuan Hanedanlığı'nın kurucusu ve ilk imparatorudur. Tuluy ve Sorghaghtani Beki'nin ikinci oğlu; Cengiz Han'ın torunudur. Moğol hanı Möngke'nin kardeşi; İran'daki Moğol İlhanlılar devletinin kurucusu Hülâgû'nün ağabeyidir.

    Fetihleri

    Kubilay gençlik yıllarında Çince öğrenmişti ve Çin kültürüne büyük merak duymaktaydı. 1251'de Moğol hükümdarlığına seçilmiş olan kardeşi Mengü, Kubilay'ı Doğu ülkelerini, Hülâgû'yü de Batıdaki ülkeleri almaya göndermişti. Güney bölgelerinde (Çin) valilik yaptığı sırada adil yönetimi ile dikkatleri topladı.

    Kubilay önce büyük bir ordu ile Xi'an'ı aldı. Zorlu savaşlarla büyük Çin eyaletlerini hükümdarlığına kattı. 1258'de Yunnan ve Sichuan bölgelerine sefere çıktı. 1259'da seferde iken Mengü'nün öldüğü haberini aldı. Ancak Kubilay geri dönmeden Vuhan'daki kuşatmasına devam etti. Bu arada kardeşi Arık Böke'nin yönetimi ele geçirmeye çalıştığını öğrenince Song Hanedanlığı ile barış imzalayıp ordusunu Moğolistan'a çevirdi. 1260 yılında Kubilay ve kardeşi kendilerini Han ilan ettiler. İki kardeşin mücadelesi 1264 yılında Kubilay'ın üstünlüğü ile sona erdi. Ancak bu iç karışıklıklardan yararlanan Yizhou valisi Li Moğol egemenliğine karşı isyan etti. Kubilay bu isyanı kolayca bastırdı, ancak bu onda Han Çinlilerine karşı derin bir güvensizlik yarattı. İmparator olduktan sonra yönetimde Han Çinlilerine yer vermedi, buna karşılık danışmanları arasında pek çok azınlık temsilcisi ve yabancılar bulunmaktaydı.

    Kubilay'ın annesi Hristiyan idi. Bölgedeki bazı antik Budizm tapınaklarını ve dagobaların (kubbe şeklinde mabetler) restore etmesi için teşvik etti. Kubilay, bütün dini inanç ve milletlerden insanları topraklarına kabul etti. Torunu ve halefi Temür Olcaytu Han, Çin 'de bulunduğu süre boyunca 10.000'den fazla Moğol 'u vaftiz ettiğini iddia eden papalık elçisi Fransisken keşiş Montecor John'a ev sahipliği yaptı.

    Kubilay Han, Çin'de Yuan Hanedanlığı'nı kurarak 1271 ile 1294 yılları arasında hükümdarlık yaptı. Hanedanlığın başkenti Pekin idi. 1279 yılında Song Hanedanlığı'na kesin olarak son vererek Çin'i tekrar birleştirdi.[2][5] Kubilay'ın devletinin hudutları, Çin dışında Kıpçak, Çağatay, Almalık, İran ve kuzeyde Polonya hudutlarına kadar yayılıyordu. Kubilay Han, Japonya’ya ve Vietnam’a yaptığı akınlarda başarılı olamadı. Burma’da büyük bir zafer kazandı. Kubilay Han 1293'te de Endonezya'ya bir sefer yaptı ve Cava'yı ele geçirdi.

    Japonya'ya yaptığı sefer sırasında filosunun batması ve Japonya'ya ulaşamaması, Japonlar tarafından tanrı rüzgarı anlamına gelen "Kamikaze" sözünün doğmasına yol açmıştır. Kamikaze daha sonrasında sonu ölümle biten görevleri tanımlamak için kullanılmıştır. Bazı bulgular ve tarihçilere göre filonun batmasının sebebi, gemileri yapan Çinlilerin gemileri kasten hatalı üretmeleri olarak da görülür

    Kubilay Han Çin'de Büyük Kanal inşaatına devam etti; birçok kamu binasını tamir ettirdi. Çin'de ilk defa kâğıt para kullanımını başlattı. Çin sanatının gelişmesini destekledi. Ancak kimi yönlerden Moğol yaşam tarzını Çin'de uygulamaya diretmesi, buradaki kültürel ve sosyal yaşamda bir takım çatışmalara yol açtı.

    Kubilay döneminde Çin'i pek çok Avrupalı ziyaret etti. Bunların arasında en ünlüsü Marco Polo'dur. Marco Polo, bu imparatorun sarayı, oradaki hayat, eğlenceler ve vergi sistemi hakkında bilgiler vermektedir.

    Kubilay Han, 1294'te 78 yaşında iken öldü.

  •  

  • 1405 - Timur, Timur İmparatorluğu'nun kurucusu ve ilk hükümdarı (d. 1336)
  • Timur تیمور Timur Sultanı Hüküm süresi 1370-1405 Önce gelen Emir Hüseyin Sonra gelen Halil Sultan   Doğum 8 Nisan 1336
    Hoca Ilgar, Şehrisebz, Türkistan (Bugün Şehrisebz, Özbekistan) Ölüm 18 Şubat 1405 (68 yaşında)
    Otrar, Seyhun, Türkistan (Bugün Kazakistan) Defin Gur-i Emir, Semerkant Eş(ler)i Saray Mülk Hanım
    Çolpan Mülk Ağa
    Alcaz Türkan Ağa
    Tukal Hanım
    Dilşad Ağa
    Tuman Ağa
    Bibi Hanım Çocuk(lar)ı Miranşah
    Şahruh Mirza Hanedan Timurlu Hanedanı Babası Muhammed Turagay Annesi Tekina Hatun Dini İslam

    Timur (Çağatayca: تیمور - Temür) (8 Nisan 1336 - 18 Şubat 1405) sonrasında Timur Küregen (Çağatayca: تيمور کورگن Temür Küregen), Timurlu İmparatorluğu'nun kurucusu olan Türk asker ve komutandır. 1370'ten itibaren düzenlediği seferlerle günümüzdeki Orta Asya, Rusya, İran, Hindistan, Afganistan, Kafkasya, Ortadoğu ve Anadolu'nun büyük bir bölümünü ele geçirmiştir. Çağatay ulusunu oluşturan boylardan Barlaslar'ın önderi olan Turagay ile Tekina Hatun'un çocuğu olarak 1336'da Semerkant yakınlarındaki Şehrisebz'e bağlı Hoca Ilgar köyünde dünyaya gelen Timur, 1370'te Çağatay Hanlığı'nın batısını denetim altına alan askeri bir lider olarak kendini göstermiştir.

    Timur, katıldığı bir savaşta ayağı aksak kalacak biçimde darbe aldığından dolayı kendisine Aksak Timur anlamına gelen Farsça Timur-i leng, Türkçeleşmiş olarak Timurlenk, Batılılar tarafından ise Tamerlane denilmekteydi. Timur'un düşüncesi Cengiz Han'ın ölümünden sonra parçalanan ve onun torunları tarafından kurulan Çağatay Hanlığı, İlhanlılar ve Altın Orda kalıntıları üzerinde Cengiz İmparatorluğunu tek bir siyasal çatı altında yeniden ayağa kaldırmaktı. Seferleri de bu düşüncesini doğrular niteliktedir ve saltanatının sonuna doğru bunu büyük ölçüde başarmıştır. Ön­ce yeniden birleştirdiği Çağatay ulusunun başına geçti. Ardından batıda Hülagû Han topraklarını kendi hükümdarlığına kattıktan sonra kuzeye yönelip, Altın Orda'nın üzerinde ege­menlik sağladı. Ancak 1405 yılında Çin'i fethetmek üzere düzenlediği seferde yolda hastalanarak öldü. Timur, yaşamı boyunca Cengiz Han yasasına çok önem vermiştir. Cengiz Han soyundan Kazan Han'ın kızı Saray Mülk Hanım'ı nikâhına alarak damat anlamına gelen Küregen takma adını taşımaya hak kazanmıştır. Cengiz Han'ın soyundan gelmediği için "Han" unvanı yerine "Emir" unvanını kullanmıştır ve ölünceye kadar kukla bile olsa, Cengiz Han soyundan birini Han olarak yanında taşımıştır. Timur bir yandan Cengiz yasasının uygulayıcısı olurken diğer taraftan kendine İslamın Kılıcı biçiminde atıfta bulunarak fetihlerini meşrulaştırmak amacıyla İslami simgeler kullanmıştır. 1398'de Hindistan'da Delhi Sultanlığı, 1401'de Suriye'de Memluk Devleti ve 1402'de Ankara Savaşı'nda Osmanlı Devleti'ne karşı kazandığı zaferlerden sonra İslam dünyasındaki en büyük güç konumuna geldi. Hristiyan Gürcüler, ateşe tapan Hindular ve İzmir'de Hristiyan Şövalyeleri'ne karşı hareket ederken gaza ödevini yerine getiren gazi hükümdar imajını üstlendi. Ancak kimi tarihçilere göre Timur için yasa, şeriattan önce gelmekteydi.

    Seferlerinin en büyük ve uzunları Batı Asya'daki seferleridir. Birincisi üç, ikincisi beş ve üçüncüsü yedi yıl sürmüştür. Kanlı ve yıkıcı seferlerine karşın, ele geçirdiği ülkelerdeki bilgelere, ustalara ve sanatkârlara zarar verilmesine izin vermeyerek, onları başkentinde toplamış Semerkant'ın o dönemin en önemli bilim, kültür ve sanat merkezlerinden biri olmasını sağlamıştır. Timur'un kurduğu devlet, Türk-Moğol devlet ilkeleri ve Türk­-Moğol askeri örgütlenme öğeleri ile İslam, özellikle İran medeniyeti öğelerinin kendine özel bir birleşimidir. Müslüman olmasının yanı sıra eski Türk-Moğol geleneklerini de yaşatmaya çalışmıştır.

    Soyu ve ailesi

    Timur ve Oğullarını gösteren bölüm. Mirzaların adları Uygur ve Arap harfleri ile yazılmıştır.

    Cengiz Han ölmeden önce imparatorluk topraklarını oğulları arasında paylaştırmıştı. Han, Kaşgar dolayı ile Maveraünnehir'in büyük bölümünü ikinci oğlu Çağatay'a vermiş, Moğol İmparatorluğu'nun 1294'te parçalanmasından sonra bu topraklara Çağatay'ın soyundan gelenlerin hükmettiği devlete Çağatay Hanlığı denilmekte idi. Çağatay hükümdarları Tengricilik inancını benimsiyorlardı. Ancak içlerinde Budist olanlar da vardı. Çağatay Hanlarının ciddi İslamlaşması ise Tarmaşirin'in İslam'ı kabul etmesinden sonra yaşanmıştır. 1331-1334 yılları arasında egemenlik süren ve Müslüman olduktan sonra Alaaddin adını alan Tarmaşirin, Müslümanlığı seçen ilk Çağatay Hanıdır. Bu dönemde Maveraünnehir'de yaşayan ve kent kültürüne uymuş olan Çağatay Hanlığı yapısındaki halk, kendilerine "Çağataylı" olarak hitap etmeye başlamıştır. Bu dince İslamlaşmış, dil olaraksa Türkleşmiş Çağataylılar tarihçiler tarafından Çağatay Türkleri ve kullandıkları dil de Çağatayca ya da Çağatay Türkçesi olarak adlandırılmıştır.

    Timur, o dönemde Çağatay Hanlığı toprakları içerisinde yer alan Semerkand kenti ile Belh kenti arasında eski adı Keş olan Şehrisebz şehri sınırları içerisinde Hoca Ilgar köyünde dünyaya geldi. Şerefeddin Al-i Yezdi'nin Zafername adlı yapıtında Timur'un doğum tarihi 12 Nisan 1336 Perşembe, On İki Hayvanlı Türk Takvimi'ne göre Sıçan Yılı olarak verilmektedir. Söylentiye göre Timur, avucunda pıhtılaşmış kan ve yaşlı adam saçları gibi beyaz saçlarla doğmuştur. Avucunda kan ile doğması zamanın egemeni anlamına gelen sahip kıranlık belirtisi olmakla birlikte ileride çok kan dökeceği biçiminde yorumlanmıştır. Timur Sâhipkıran sanını ilerleyen yıllarda Cihangir sanı ile birlikte kullanmıştır. Saçlarının beyazlığı ise erken yaşta meydana gelen bir olgunluk görülüp onun ileride büyük işler başaracağına inanılmıştır.

    Kaynaklarda Timur'un babasının adının Turagay, annesinin adının Tekira Hatun olduğu kaydedilmektedir. Çağatay ulusunu oluşturan Türk-Moğol boylarından Barlaslar'ın önderi olan Turagay yalnızca kendi oymağında değil tüm Çağatay ulusunda saygın bir bey idi. Moğolların Gizli Tarihi adlı yapıtta belirtildiğine göre Barlaslar aynı zamanda Cengiz Han'ın da atası olan Moğolların efsanevi atası Alangoya'nın soyundan gelmektedir. Dul olduğu halde iki çocuk doğuran Moğolların büyük efsanevi atası ve büyük annesi olarak kabul edilen Alangoya yalnızca Cengiz Han'ı değil onunla birlikte “Nirun” yani ışığın çocukları adı verilen bir yığın boyu ilgilendirir. Cengiz Han'ın boyu Borciginler gibi Timur'un boyu Barlaslar da bunlar arasında sayılmaktadır. Barlaslar boyundan olan Timur'un 15. yüzyılın başına ilişkin mezar yazıtında da Alangoya'dan, tıpkı Meryem Ana gibi saygıyla sözedilir. Yine Timurlu dönemine ilişkin bir minyatürde Alangoya yanında bir kurt ile betimlenmiştir.

    Timur'un doğduğu dönemde Barlaslar, İslam dininin dışında Şamanizm ve Budizm ile ilişkili insanları da barındırmaktaydı. Aynı zamanda bu yoğun halk hareketleri halkların kültürel olarak birbirlerini etkilemelerine ve karışmalarına neden olmuştur. Bunun doğurduğu sonuçlardan biri olarak bir Moğol boyu olan Barlaslar, Moğolcanın yanı sıra Türk dillerinin Uygur kökenli bir türü olan ve Farsçadan yoğun biçimde etkilenmiş olan Çağataycayı da kullanmaktaydılar.Avrupalı tarihçiler arasında Timur'un soyu tartışılmaktadır. Timur ile konuşmuş ve birebir olarak söyleşmiş bir tarihçi olan İbn Haldun, kendi kitabında Timur'u, Türk olarak tanımlamıştır. Elçi olarak Semerkand'a Timurun sarayına giden İspanyol asilzade Ruy Gonzales De Clavijo Timur'un Hayatı & Kadiz'den Semerkant'a Geziler kitabında Timur'un, Türk göçmenlerinin ırkından olup soylarıyla övünen asil bir soydan geldiğini belirtmiştir. Richard Bulliet, Barlasların Moğollukla ilgisi olmadığını söylerken Rene Grousset'de Timur'un kendi zamanında yazılan kitaplarda soyunun Cengiz'e dayandırıldığını, oysaki onun Moğollukla ilgisi olmadığını belirterek Timur'un Türk olduğunu söylemektedir. Zeki Velidi Togan'a göre Cengiz Han Türk'tür bu nedenle Timur da Cengiz ile aynı kökten olduğu için o da Türk'tür. Fransız Türkolog Jean-Paul Roux ise Timur'un Türkleşmiş bir Moğol olduğunu ileri sürmektedir. Türkiye'de Timur tarihinin önde gelen adlarından Prof. Dr. İsmail Aka, Timur ve Devleti adlı yapıtında, Timur ve Cengiz'in aynı soydan geldiklerini yazmaktadır ancak, Türk ya da Moğol olduğu konusunda bir şey söylememektedir. Ona göre Timur'un ilk evlilikleri ve kız kardeşlerinin yaptığı evlilikler onun soyunun sıradan bir yere bağlanmadığını göstermektedir. Prof. Dr. Hayrunisa Alan da Bozkırdan Cennet Bahçesine Timurlular adlı yapıtında Timur ve Cengiz'in uzak atalarının bir olduğunu belirtmektedir. Ancak, o da İsmail Aka gibi Timur'un Türk ve Moğol olduğu konusunda bir şey söylememektedir.

    Emir Timur'un soyu ölümünden sonra torunu Uluğ Bey tarafından Issık Göl dolayından getirilip Semerkant'ta yazılarak, Timur'un mezarı üzerine dikilen yeşim taşı üzerinde şu biçimde kaydedilmiştir: Emir Timur Küregan b. Emir Turagay b. Emir Berkel b. Emir İlengir b. Emir İtil b. Emir Karaçar Noyan b. Emir Suguçcin b. Emir Erdemci Barula b. Emir Kaçulay b. Emir Tummanay. Timur'un ceddi Tumanay'ın beşinci göbekten Cengiz Han'ın da atası olduğu düşünülmektedir.

    Askeri ve siyasi yaşamı

    İlk yılları ve Maveraünehir'e egemen oluşu

    Timur Belh Savaşı'nda

    Çağatay Hanı Tuğluk Emir Timur 1360 yılında Maveraünnehir'e geldiği dönemde burada bulunan bazı beyler bölgeyi terk etmelerine karşın Timur akıllıca bir iş yaparak Çağatay hanına bağlılığını bildirdi. Bundan böyle, Çağatay Hanı'nın bendesi olacaktı. Karşılığında ise atalarının yurdu olan Keş ve çevresi kendisine bırakılmıştı. Yirmi dört yaşındaki Timur, Barlas boyunun başına geçmeyi başarmıştı. Timur, yeni durumunu pekiştirmek için Horasan'ın Belh kentinde bölgesel bir güç olarak ortaya çıkmış, soylu yönetici Kazakhan'ın torunu Emir Hüseyin'inin yanına giderek onunla bağlaşma kurdu. Timur'un, Hüseyin'in kız kardeşi Aliye Türkanağa'yla evliliği aralarındaki ilişkiyi pekiştirdi. Timur'un Çağatay Hanına bağlılığı uzun sürmedi, çünkü bazı boy beylerinin çı­kardığı kanlı bir ayaklanma sonucu, Çağatay Hanı oğlu İlyas Ho­ca' yı Maveraünnehir'e vali olarak atadı. Çağatay Hanı Tuğluk Timur, oğlu İlyas Hoca Oğlan'ı Maveraünehir'in yönetimine getirirken, Emir Begicek'i onun atabegliğine, Timur'u da hizmetine atamıştı. Timur, emir komuta zincirinde ikinciliğe razı olmadı. Tepki vermekte hiç gecikmedi. Timur ve Hüseyin o andan itibaren kanun kaçağı olup gizlenmek zorun­da kaldılar. Ondan sonraki birkaç yıl, iki arkadaş Timur ve Hüseyin geçimlerini eşkıyalık, yol kesicilik ve paralı askerlikten sağlayarak, Asya'nın yukarı taraflarında dolaşıp durdular. Kimi dönem şansları yaver gidi­yor ve hatırı sayılır bir ganimet ele geçiriyorlardı. Ancak Çağatay Hanına yerlerini belli etmemek için devamlı hareket etmek zo­rundaydılar. Tarihi kayıtlara göre, bir ara Timur'un maiyetinde yalnızca karısı ve bir tek adamı kalmıştı. 1362'de Horasan'a kaçarlarken Türkmenler tarafından yakalandılar ve Mahan'da karısıyla birlikte böceklerle dolu bir ahırda iki ay hapse­dildikten sonra serbest bırakıldılar. Bu sırada düşman karşısında zor duruma düşen Sistan hakimi Melik Fahrenddin'in kendilerini çağırması üzerine bin kişilik bir güç ile yardıma geldiler. Kendilerini yardıma çağıran Fahreddin'in sözlerini yerine getirmemesi üzerine buradan ayrılmak isteyince Sistanlılar tarafından yolları kesildi. Timur, sağ bacağıyla sağ kolunu aksak bırakan ve düşmanlarının onu aşağılamak için kullandığı Aksak Timur takma adının esinlenildiği yarayı burada olasılıkla Afganistan'ın güneybatısında, bugün Deşt-i Mergi (Ölüm Çölü) olarak bilinen bölgenin bir yerinde aldı. Burada yapılan çarpışmada Timur'un sağ eline ok isabet ederek yaralandı. Olasılıkla ayağının sakatlanması da bu çarpışma sırasında olmuştur.

    Yaralarının iyileşmesinden sonra Timur ve Hüseyin yeniden Maveraünnehir'e geldi. O dönemde, hem kendi şanını yürütmek hem Maveraünnehir'i ele geçirmek için savaş alanında kullandığı, kendi buluşu olan olağanüstü yöntemlerle ün salmaya başladı. Bir çarpışmada askerlerine, düşmanın kendininkinden kat kat üstün olan güçleri etrafındaki tepelerde yüzlerce kamp ateşi yaktırarak, onları dört bir yandan kuşatıldıklarına inandırmıştı. Düşmanları kaçarken, onları kovalayan askerleri­nin eyerlerine bol yapraklı ağaç dalları bağlatmış, böylece kalkan toz duman içinde dev bir ordunun gelmekte olduğu sanısını uyandırmıştır. Bu aldatmacalar çok işe yaramıştı. Tirmiz, Belh ve Semerkant yakınlarındaki Şehrisebz kentlerini İlyas Hoca Oğlan'ın adamlarının elinden aldı. Timur ve Hüseyin uzun savaşımlardan sonra Maveraünnehir'e egemen olmuşlardı. Kurultay toplayıp, Tuva Han'ın torunlarından Kabilşah Oğlan'ı han ilan ettiler. 1365 yılında Maveraünnehir'in eski valisi İlyas Hoca bir kez daha işgale kalkışmıştı. Timur'la Hüseyin'in güçleriyle karşılaştığı zaman, ordusu Taşkent yakınlarındaydı. Moğolların üstüne çullanan Timur, üstünlüğü ele geçirdi ve biçim olarak komutanı durumunda bulunan Hüseyin'e, kendi adamlarıyla düşmanın işini bitirmesi için işaret verdi. Fakat Hüseyin geri durdu. Moğol güçleri, bu yaşamsal yanlıştan yararlanmakta geç kalmadılar; saldırıya geçip dört bir tarafta kılıç­tan geçirilmedik kişi bırakmadılar. On bin kişi öldü. Timur'la Hüseyin, Ceyhun Irmağı'nı geçerek güneye doğru kaçtılar. Bu olay Hüseyin'le bağlaşma konusunda içine kuşku tohumları ekmişti. Çarpışmanın en kritik anında, bağlaşığıyla birlikte vuruşMayısı reddeden Hüseyin'e karşı güveni sarsıldı. Timur, kendini ihanete uğramış sayıyordu. Ancak Emir Kazakhan'ın torunu soylu göçebe Hüseyin, resmen Timur'un üstüydü. Mir çarpışmasında uğradığı ağır kayıpların giderilmesi için Timur'un emirleri ve askerleri üzerine, ceza niteliğinde bir kafa vergisi salmıştı. Tarihi kayıtlara göre bu o kadar yüksek bir tutardı ki hiçbirinin ödemesine olanak yoktu. Timur atlarını, üstelik Hüseyin'in kardeşi olan karısı Aliye'nin altın ve gümüş kolye ve küpelerini vermek zorunda kaldı. Hüseyin, bunların aile mü­cevherleri olduğunu bile bile, hiç oralı olmadan hepsini aldı. Mir çarpışmasından bir yıl sonra Timur'la Hüseyin, Semerkand'ın bağımsız Serbedar yönetimini yenerek buranın yeni yöneticileri olmanın zaferini kutladılar. İki savaşçı arasındaki bağlaşma, Timur'la Hüseyin'in kardeşi Aliye'nin evlenme­si ile damgalanmıştı. Aliye'nin bu sıradaki ölümü, aileler ara­sındaki son bağı da kopardı. Timur 1370'te Hüse­yin'in başkenti Belh'e doğru saldırıya geçti. Timur galip gelip kenti ele geçirdikten sonra Hüseyin, yakalanarak ona teslim edildi. Daha önce canını bağışlama sözü verdiği için Hüseyin'in öldürülmesini emretmeyen Timur, gene de onunla kardeşini öldürdüğü için arasında düşmanlık bulunan adamlarından Key­hüsrev'in, bu işi yapmasına engel olmamıştır. Timur, Hüseyin'in yenilgisi ve katledilmesinin ardından Cengiz Han'ın, en yüksek yönetim makamının ancak hükümdar soyundan asil kanlı bir kişiye verilebileceği töresinden hareketle, kukla ve yalnızca sözde yönetici olarak, bir Çağatay hanını başa getirdi. Bu yalnızca gelenek yerini bulsun diye yapılmıştı. Gerçek ik­tidar Timur'un elinde idi. İbn Arabşah, "hem yö­neten hem yönetilen onun egemenliği altındaydı," diye yazar. Bu tarihte Sultanların gözünde Halifeler nasılsa o da öyleydi. Bu güç ve mevki paylaşımının aslı, oldukça gösterişli bir tahta çıkma töreniyle, tam olarak ortaya çıktı. 9 Nisan 1370'te Timur, Belh kurultayının onayıyla, Çağatay egemeni olarak taç giydi. Emir Hüseyin'in Haremi ve hazineleri de Timur'un eline geçti. Timur bunlardan dördünü kendi haremine aldı bazılarını da yanındaki ileri gelen beylere verdi. Timur'un zafer ganimetieri ara­sında Hüseyin'in dul eşi Saraymülk Hanım da vardı. Bu, Ma­veraünnehir'in son Çağatay Hanı Kazan'ın kızı ve Cengiz Han'ın soyundan gelme soylu bir kadındı. Timur, Saraymülk Hanım'ı eş olarak alıp yönetimine yasallık kazandırdı. Bu evlilik, Saray Mülk Hanım'ın han kızı olması dolayısıyla Timur'a han damadı anlamına gelen küregen(Gürgan) sanını taşımaya hak kazandırmıştır. Bundan böyle ve ömrünün sonuna dek, kendi adıyla çıkarttığı paralarda, Cuma hutbelerinde ve tüm törenlerde kendine, Hanlarhanı'nın damadı anlamında, Timur Gurgan dedirtti.

    Harezm seferi

    Emir Timur'un ordusu

    Cengiz Han'a ait ülkelerin bölüşümünde Kuzey ve Batı Harezm Cuci ulusuna, Kat ve Hive Çağatay ulusuna ait idi. Timur da kukla han atayarak yönetimi ele alan bir emîr olarak Cengiz Han soyundan Suyurgatmış Han'ı tahta çıkardıktan sonra Çağatay hanedanı adına hareket etme olanağı bulmuştu. Timur, Kongurat Oymağından Tengüdey'in oğullarının elinde olan Harezm bölgesinin önemli kentleri Kat ve Hive ile ilgilenmekteydi. Buraları denetim altına alan Hüseyin Sofi'ye elçi göndererek bu iki kentin Çağatay Han'a ait olduğunu, bu yüzden burayı bırakmasını istedi. Hüseyin Sofi, Harezm'i kılıçla aldığını ve elinden yine kılıçla alınabileceğini bildirdi. Bunun üzerine Timur 1371 yılında çabucak Harezm üzerine yürüdü. Ancak savaşa çıkmak üzereyken her an Timur'un yanında bulunan Mevlana Celaleddin Keşşi adındaki bir derviş, Sofu'ya gidip dökülmemesi için öğütte bulunmak ve Timur ile uzlaşmasını rica etme önerisinde bulundu. Timur bunu kabul etti ve onu elçi olarak Harezm'e gönerdi. Ancak Hüseyin Sofi, elçi olarak gelen Mevlana Celaleddin Keşşi'nin öğütlerini dinlemeyerek onu hapsettirdi. Bunun üzerine Timur, Harezm'i kuşattı ve Kat kalesini ele geçirdi. Yapılan savaş sonucunda üzüntüsünden ölen Hüseyin Sofinin yerini alan kardeşi Yusuf Sofi, Timur'a itaat ettiği gibi, Özbek Han soyundan olan ve Hanzade diye ünlü olan Süyün Bek Hanım ile Timur'un büyük oğlu Mirza Cihangîr'e vermeye söz vermişti. Ancak Yusuf Sofinin sözünde durmaması üzerine Timur, yeniden Harezm üzerine yürümek zorunda kaldı. Yusuf Sofi bu kez de çeyizlerin hazırlanmakta olduğu gerekçesiyle af dileyerek 1374 yılında Süyün Bek Hanım'ı Semerkand'a gönderdi. Bu evlilik ile Timur kendisinden sonra oğlunu da Cengiz soyundan bir hanımla evlendirerek hanedana damat etmiş oldu. Hanzade Süyün Bek Hanım, Timur'un ileride veliaht olarak göstereceği Muhammed Sultan'ı doğurmuştur.

    1379 yılında Harezm sorunu yeniden patlak verdi. Harezm egemeni Yusuf Sofi Timur'un doğu ile uğraşmasından yararlanmak istemiş ve Buhara tarafına asker göndermişti. Timur bir elçi gönderdiyse de Yûsuf Sofi bu elçiyi de yakalatmıştı. Timur, Yusuf Sofi'yi 3 ay kuşatma altında tuttu. Yusuf Sofi'nin rahatsızlanarak ölmesi ve yerine geçen Süleyman Sofi ile anlaşma sağlanması üzerine sefer sona erdi. Böylece Harezm bölgesi Timur'a bağlanmış oldu, ancak bir süre sonra Toktamış'ın etkisi ile ile bu bölgede egemen olan Sufî ailesi yeniden Timur'a karşı geldi. Sufi ailesinin de içinde olduğu Kongurat oymağı Harezm'de egemen olan boydu. Bu boy Altın Orda'ya daha yakın bir boydu. Toktamış'ın annesi bu boya bağlıydı. Bu boya bağlı emirler Altın Orda'da etkili emîrlerdi. Üstelik Ali Bey Kongrat, Toktamış Han'ın baş beyi idi. Timur 1371–1379 arasında düzenlediği dört seferle Harezm bölgesini egemenliği altına almıştı. Ancak Sofi ailesini ve Kongratları tam anlamıyla kendine bağladığı söylenemez. Kongratlar, Toktamış'ın Altın Orda devletinin toparlamasından sonra ona yönelmişlerdi. Süleyman Sofi'nin Toktamış'ın tarafına geçmesi bardağı taşıran son damla oldu. Böylece 1388'de Timur beşinci kez çöl yolundan Harezm'e yürüdü. Bunun üzerine Süleyman Sofi, Toktamış'ın yanına kaçtı. Harezm'i işgal eden Timur, öfke ile halkın Semerkand'a sürülmesini, Ürgenç'in de yıkıp yerine arpa ekilmesini emretti. Ancak üç yıl sonra kentin yeniden bayındırlığı için emir verdi.

    Horasan Seferleri

    Timur, Harezm sorunu çözümlendikten sonra İran'ın parçalanmış durumunu düzeltmek için buraya yöneldi. O dönemde İran'da şu devletler vardı. Herat merkez olmak üzere Horasan'da Kert Hanedanı (1245–1383); merkezi Sebzvar olmak üzere Horasan'ın batı tarafında Serbedârlılar; merkezi Cürcan olmak üzere Astarabad, Bistam, Damgan ve Simnan yöresinde Toga Timurlular; merkezi Şiraz olmak üzere Fars ve Kirman taraflarında Muzafferîler (1294–1393); merkezi Bağdad olmak üzere Irak-ı Arab, Irak-ı Acem ve Azerbaycan bölgelerinde ise Celayirliler (1336–1432) egemenlik sürüyordu. Bunlar arasında sürekli çekişmeler yaşanıyordu. Timur Kert'lerden başlayarak bütün bunları egemenliği altına aldı.

    Timur 1380 yılında Kert'lerin elinde bulunan Herat'ı ele geçirdi. Daha sonra Horasan'ın batısına egemen olan Serbedarlılar'ın başkenti Sebzvar'ı ele geçirdi. 1381'de ise Emir Veli yönetimindeki Toga Timurlular'ın üzerine yürüdü ve İsferayin'i ele geçirerek Astarabad'a kadar ilerledi. Emir Veli, Timur'un ordusu ayrıldıktan sonra ülkesine yeniden egemen oldu ancak 1384'te Timur'un ordusu yeniden gelince Azerbaycan taraflarına kaçtı ve ülkesi tümüyle Timur'un topraklarına katıldı.

    Üç yıllık sefer

    Timur, Horasan seferleri sırasında İran'ın durumunu daha yakından görüp 1386'da bu ülkeyi tümüyle ele geçirmeye karar vererek Semerkant'tan harekete geçti. Hac kervanlarına hücum ettiği bahanesiyle Luristan egemeni Melik İzzeddin'i ele geçirip oğullarıyla birlikte Semerkant'a gönderdi. Buradan Azerbaycan'a yöneldi. Bağdat egemeni Sultan Ahmet Celayir'in Tebriz'e ilerlemekte olduğu haberini almıştı ancak Sultan Ahmet Celayir, Timur'un üzerine geldiğini duyunca Bağdat'a geri döndüğünden Tebriz Timur tarafından kolayca ele geçirildi. Kışı Tebriz'de geçiren Timur baharda Gürcüler üzerine gaza amacıyla sefer düzenledi. Nahçıvan yakınlarında Ziyaülmülk-Köprüsünü geçen Timur, Iğdır'ın kuzey-batısında ve Kağızman'ın doğusundaki Sürmeli Kalesi'ni aldı ve kalenin Tuman/Tutan adlı egemenini tutsak etti. Bu olaydan sonra Kars Kale ve Hisarın'na gelip çevre ve dolayını alan Timur, Kars Kalesi valisi olan Firuzbaht'ı boyun eğdirip, Akbuğra'nın yukarısına geldi. Kar ve yağmur mevsimi olduğundan buradan da ayrılıp Kitu-Zerşat-Çıldır-Akılkelek yoluyla Tiflis önlerine geldi. Timur, Tiflis'i ele geçirip Şirvan taraflarını da kendine bağladıktan sonra kışlamak için Karabağ'a geldi. Timur Gürcistan'a düzenlediği seferlerinde Müslüman olan Gürcüleri özgür bırakmış ve onları bu davranışlarından dolayı çeşitli biçimlerde ödüllendirmiştir.

    1387 yılı baharında Nahçıvan'dan hareketle Karakoyunluların üzerine yürüdü. Timur hacı kafileleri ve ticaret kervanlarına saldıran Karakoyunlu Kara Mehmed'i yakalamak için Korug-Argun'a gelip, ağırlığın Aladağ (Ağrıdağ) da durmalarını emretti; ve kendisi oradan askerleriyle hareketle Aydın Kalesi'de denilen bugünkü Doğu Beyazıt'ı ele geçirdikten sonra Kara Mehmed'in oğullarından Mısır Hoca'nın elinde bulunan Erzurum'un güney-doğusundaki Avnik Kalesi'ne erişti. Timur bu kalenin ele geçirilmesine girişmeyerek Avnik önünden hızla Erzurum'a varıp bu kenti 1 Temmuz 1387 aldıktan sonra Çapakçur'a geçip sağdan Murat Nehri'ne karışan suya gelip indi. Burada Erzincan yöneticisi Taharten'in elçisini kabul ederek, oradan Muş bölgesine hareket ile ili ele geçirerek Ahlat'a geldi. Ahlat'ı ve sonra Adilcevaz'ı aldıktan sonra Timur, ağırlığın bulunduğu Aladağ'a yöneldi ve burada Abaka Sarayı çayırlığında biraz oturup, yeniden Van Gölü havzasına inerek, yirmi günlük bir kuşatmadan sonra Van kalesini aldı. Timur'un Karakoyunlu topraklarındaki bu harekâtı üzerine Türkmenler süratle çekilerek Çapakçur dolayına gelmişlerdi. Burada geçitleri tutan Türkmenler, Timur'un gönderdiği güçleri ağır bir yenilgiye uğrattılar.

    Kara Mehmed'i ele geçiremeyeceğini anlayan Timur, İran'a dönmeye karar verdi. Meraga yakınlarına geldiğinde Muzafferiler'den Zeynelabidin'e adamlar göndererek babası Şah Şuca'nın ölmeden önce gönderdiği bir mektupta onu kendisine emanet ettiğini dolayısıyla yanına gelmesini istedi. Zeynelabidin bu davete aldırmadığı gibi Timur'un gönderdiği adamlara da dönme izni vermedi. Bunun üzerine Timur 1387 sonbaharında Hamedan üzerinden İsfahan önlerine geldi ve burayı ele geçirdi. İsfahan'da önce yörenin önde gelenleri, Seyyidler, alimler, Timur'u karşılamaya çıktılar ve kent halkının güvenliği karşılığında mal vermeleri kararlaştırıldı. Kentin ileri gelenleri orduda alıkondu, Timur Melik ile Mehmed b. Sultan Şah bu malı toplamak için kente gittiler. Kentden bir grup şehre giren askerlere saldırarak hepsini öldürdüler. Timur, Isfahanlılar isyan edince kente yeniden döndü ve yedi yaşından küçük çocukları ailelerinden ayırtarak bir araya topladı. Daha sonra bu yedi bin çocuğu ailelerinin gözleri önünde saatlerce atlılara ezdirerek katletti ve kafalarını vücutlarından ayırdı. Kentin yarısını dolaşmış olan tarihçi Hafız Ebu her biri 1500 kelleden 28 kule saydığını yazmaktadır. Timur İsfahan'ı ele geçirdikten sonra Aralık 1387'de Şiraz'a yöneldi. Bu sırada Zeynelabidin'in Şuşter'e kaçmış olması nedeniyle kenti kolayca ele geçirdi. Onun Şiraz'da olduğu sırada Toktamış'ın karşı gelerek asker gönderdiği ve Semerkand tarafında karışıklık olduğu haberi ulaştı. Bunun üzerine Timur Semerkand'a döndü.

    Toktamış ile Savaşımı ve Altın Orda üzerine sefer

    Ana madde: Kunduzca Muharebesi

    Timur, Gürcistan seferi esnasında

    Timur'un Kuzey İran ve Azerbaycan'ı ele geçirmesi, önceden Cuci ulusu ile İlhanlılar arasında olduğu gibi bölgede çatışmaların yeniden başlamasına yol açtı. Timur'un desteğiyle Altın Orda'da egemenliği ele geçiren Toktamış Han ona karşı gelmeye başladı. Her ikisinin de varsıl Azerbaycan'ı kendi istekleriyle terk etmeyeceği açıktı. Toktamış Han, Kahire'ye Memlük sultanına bir elçilik heyeti yollayıp Timur'un İran'da güçlenmesi olasılığına karşı onunla bağlaşma hazırlığına girişti. Cengiz Han'ın oğlu Cuci'nin soyundan gelen Toktamış, Altın Orda hükümdarı Urus Han, babasını öldürtünce Semerkand'a giderek 1375'te Timur'a sığınmıştı. Timur'dan sağladığı destekle 1375'ten başlayarak Doğu Deşt-i Kıpçak'a egemen olup 1378'de Altın Orda Devleti'nin egemenliğini ele geçirdi. Bu konuma yükselince, Timur'un kendisine yapmış olduğu tüm yardımları unuttuğu gibi, onu bir bakıma küçümsemeye başladı. Bu başarılardan sonra Altın Orda Devleti'ni eski sınırlarına kavuşturmak amacıyla Timur'a bağlı bulunan Harezm'i geri istedi. Bu isteği Timurla aralarının açılmasına neden oldu. 1387'de yağma amacıyla Timur'un egemenlik sınırları içindeki Azerbaycan'a girmekten çekinmedi ardından aynı yıl Timur'un çıktığı batı seferinden yararlanarak onun oğlu Ömer Şeyh'i yenip tüm Maveraünnehir'i acımasızca yağmaladı.

    Timur, Toktamış üzerine yürümeden önce Harezm'e yürümüştü Toktamış'ın en önemli destekçileri olan bu Kongratlar'a bir darbe vurduğu gibi önemli bir muhalifini de ortadan kaldırmıştı. Timur, 1390 yılında Semerkant'tan Deşt-i Kıpçak'a gitmek üzere harekete geçti. Otrar yakınlarında Karaasman sınırına ulaştıklarında Toktamış Han'ın elçileri geldi. Görüşmede elçiler Toktamış'ın af dileyen mesajını ilettiler. Timur elçilere, Toktamış'tan iyi bir davranış görmediğini, ona güvenmediğini belirtti. Timur güvenlik gereği elçiyi tutuklattıktan sonra 22 Şubat 1391'de harekete geçti. Timur çok büyük bir uzaklığı kat etmiş, bu arada ordusunda çıkan kaygı verici boyutlara ulaşan açlık ve susuzluk sorunlarını aşmış, sonunda Toktamış'ın ordusu ile 20 Haziran 1391'de Kunduzca bölgesinde karşılaşMayısı başarmıştı. Timur ordusunu alışılmış üçlü sistemden (merkez, sağ, sol) değişik olarak 7 kol düzenine göre düzenledi. Çok çetin geçen savaşın sonunda Toktamış'ın ordusu bozulmuş, yenilen Toktamış kaçMayısı başarmıştı. Toktamış Han'ın, Timur'u Deşt-i Kıpçak derinliklerinde ordusuyla birlikte yok etme yöntemi tutmamıştı.

    Beş yıllık sefer

    İran'da Muzafferîler hanedanına son verilmesi

    Toktamış'a karşı sefer sırasında İran'daki bazı yerli egemenlerin yokluğundan yararlanarak Timur'a yüz çevirmeleri üzerine Timur adamlarını bölgeye göndererek asker toplamalarını ve savaş ilan etmelerini istedi kendisi de 1392 yılının Haziran ayında hareket ederek Buhara'ya geldi. Buradan Ceyhun ırmağını geçerek Mazenderan'a gelen Timur, buranın kendisine bağlılıktan ayrılan egemenlerini baş eğmek zorunda bıraktı. Buradan Güney İran'a Fars bölgesine gelen Timur, Muzafferîler üzerine yürüdü. Şah Mansûr'un Timur'un egemenliğini tanımayarak Şiraz'a kapanması üzerine 1393 yılının Mart ayında onun üzerine yüründü. Şah Mansûr büyük bir yenilgiye uğrayıp kaçarken yakalanıp tüm hanedan üyeleriyle birlikte öldürüldü ve ülkesi Mirza Şeyh Ömer'e verildi.

    Bağdad'ın Fethi

    Ana madde: Bağdat Kuşatması (1393)

    Mazenderan ve Fars'ı ele geçirdikten sonra Bağdat'da Celayirlilerin son temsilcisi olan Sultan Ahmed Celâyir'e elçi ile birlikte değerli armağanlar göndererek egemenliğini tanımasını istedi. Ancak Sultan Ahmet Celâyir'in Timur'un hizmetine giremeyeceğini belirtmesi üzerine Timur, 22 Ağustos 1393'te Bağdat üzerine yürüdü. 12 Eylül 1393'te Bağdat'a ulaştı. Sultan Ahmed Celâyir, Dicle'yi geçtikten sonra köprüyü yaktırmış ve savaş düzeni almıştı. Ancak Timur'dan korkan Sultan Ahmed Celâyir, Timur'a karşı koyacak gücü kendisinde de göremediğinden Şam'a yönelip oradan da Memluk Sultanlığı'na sığındı. Bağdat'a giren Emir Timur, Sultan Ahmet Celâyir'den geriye kalan her şeye el koydu. İbn Tagrîbirdî, Timur'un Bağdat'ta, her askerinin kendisine bir insan kafası getirmesini emrettiğini, kendisine getirilen yaklaşık 100.000 insan kafasından 120 tane kule yaptırdığını ve kentte ırmak gibi kıpkırmızı kan aktığını aktarır. İbn Kâdı Şuhbe ise Timur'un, herkes bir kelle getirsin emri üzerine adamları, önlerine çıkan herkesin kentte kesecek kimse kalmayınca yanlarındaki tutsakların kafasını da kesmeye başladıklarını ve kendisine 800.000 kelle getirerek bunlardan 40 tane kule yaptıklarını, Timur da bunların karşısına geçerek; ''Selam olsun size, ey şehitler topluluğu! Sizin şehadet katına ulaşmanıza biz beden olduk, bunun için kıyamet günü bize şefaat etmeyi sakın unutmayın'' dediğini aktarmıştır.

    Timur'a karşı Memluk, Osmanlı, Altın Orda ve Kadı Burhaneddin ittifakının kurulması

    Timur Bağdat'ı ele geçirdikten sonra Erzincan Emiri, Akkoyunlu ve Karakoyunlu beyleri ile Sivas-Kayseri hakimi Kadı Burhaneddin'e haber göndererek itaat etmelerini istemiş Bağdat sultanı'na da kalabalık bir elçi heyeti göndermiştir. Ancak cevapları beklemeden harekâtına devam edip Musul, Mardin ve Diyarbakır'ı zapt edip Van gölünün kuzeyindeki Aladağ'a gelmiştir. Burada iken Erzincan Emiri Taharten yanına gelerek bağlılığını bildirmiştir. Memluk Sultanı Timur'un elçilerini öldürerek karşılık vermişti. Bunun üzerine Timur Suriye'ye yürüme kararı aldı. Ancak Kadı Burhaneddin'in çabalarıyla Yıldırım Bayezid, Berkuk, Toktamış ve Kadı Burhaneddin arasında bir ittifak kurulmuştu. Bu sırada Erzurum'a kadar gelmiş olan Timur Anadolu'da Güneyden Memlükler, Kuzeyden ise Altın Orda kuvvetleri arasında kalacağını hesap edip birdenbire geri dönme kararı alıp Toktamış'ın üzerine yürüdü.

    Terek Savaşı ve Toktamış'ın yenilgiye uğratılması

    1391'de Kunduzca savaşında aldığı mağlubiyete rağmen Deşt-i Kıpçak'taki gücünü koruyan Toktamış, Memluk sultanı Berkuk'a elçiler göndererek Timur'a karşı onunla ittifak kurmuştu. Öcünü almak için Timur'un Mardin ve Diyarbakır bölgesinde bulunduğu bir sırada Derbend üzerinden Şirvan'a bir baskın yaparak tüm halkını kılıçtan geçirdi kenti yağmalatıp, yakıp yıktı. Gürcistan'daki fetihlerden sonra hazırlıklarını tamamlayan Timur, 1395 yılı Şubat ayında Toktamış üzerine hareket emri verdi. Toktamış'ı kesin olarak ortadan kaldırmak amacıyla harekete geçen Timur'un ordusu Toktamış'ın ordusu ile 1395'te Terek Irmağı kıyısında karşı karşıya geldi. Timur, üç günde ordusunu çember haline getirip çember daraldıkça açlık karşısında ordusuna büyük bir av ve moral sağladı. Timur, Terek nehri karşısında üç gün karşılıklı aşağı yukarı hareket eden ordusundaki kadınlara asker kıyafeti giydirip aşağı doğru hareket ettirdi erkekler ise yukarı kesimden karşıya geçerek karşıya geçerek Toktamış askerlerini korkunç biçimde yenilgiye uğratıp perişan etti. Timur, Toktamış'ı bir kez daha yenilgiye uğratmışsa da onu ele geçirememişti. Buna üzülen Timur, Toktamış'ın yeniden kuvvet toplayarak üzerine gelmesini engellemek için, Özü (Dinyeper)ırmağı taraflarına yürüyerek Toktamış ile birlikte hareket eden kabileleri yağmalamış, onları Balkanlara doğru sürmüştür. Timur ileri harekâtına devamla Astrahan ve Saray Berke'nin üzerine yürümüş, ciddi bir mukavemet görmeden buraları da ele geçirmiştir. Bu seferiyle Timur, Altın Ordu Hanlığı'na çok büyük bir darbe indirerek Altın Ordu'nun bütün gücünü hemen tamamen yok etmiştir.

    Timur'un Hindistan Seferi

    Hindistan seferi

    Timur, Delhi Sultanı, Nasir Al-Din Mahmud Tuğluk ile savaşırken 1398

    Beş yıllık seferden dönüşte Timur, Çin üzerine bir sefer yapmayı düşünüyordu hatta hazırlık yapma maksadıyla Muhammed Sultan'ı doğuya göndermiş bulunuyordu. Onun bu sırada niçin birdenbire fikrini değiştirip Hindistan üzerine gitmeye karar verdiği açık değildir. Fakat bu seferi daha sonra yapmayı tasarladığı seferlerine maddi kaynak sağlamak için yapmış olma ihtimali yüksektir.

    Kafirlere cihad adı verdiği seferine 1398 yılı Mart ayında Semerkand'tan hareket ederek başladı. Sultan Firuzşah'ın ölümünden sonra birtakım kişilerin yoldan çıkarak ahaliye zulmettiklerini duyan Emir Timur bu yolsuzlukları kaldırmak için Delhi havalisine gitti. 17 Aralık 1398 günü Savaş düzeni alan ordu Firuzşah'ın torunu olan Sultan Mahmud'un 10.000 atlı ve 40.000 piyadeden oluşan mükemmel donanımlı ordusu ile karşılaştı. Delhi Sultanının asıl güvendiği 120 adet iri fildi. Her file zırh geçirip, sırtındaki kulelere beşer adet nişancı okçu koymuşlardı. Gerçi bu ordu Timur'un ordusu karşısında sayıca üstün değildi ancak Timur'un ordusundan bazıları fillerin heybetinden korkuya kapılmışlardı. Bu yüzden Timur, fillerden kurtulmak için bir hile düşündü. 500 hörgüçlü deve toplanmasını, fitiller sarılmış kamışlar ve yağlanıp ısıtılmış pamuklar yüklenip iki ordu karşı karşıya geldiğinde atların önüne sürülmesini emretti. İki ordu karşı karşıya geldiğinde, Timur develerin sırtına yüklenen pamukları ve diğer yükleri ateşe verdirip fillerin üzerine sürülmesini emretti. Develer ateşin sıcaklığını hissedince fillere doğru koşmaya başladılar. Filler alevler içinde kendilerine doğru koşan develeri görünce bu hayvanlardan korkarak sırtındaki sürücüleri yere atıp ayakları altında ezip, boyunlarını kırarak kaçmışlar ve karşılarına çıkan piyadeleri de çiğneyip geçmişlerdir. Bunun üzerine Hindular dayanamayıp kaçtılar.

    Timur'un 1398 yılında Delhi'nin fethini kutlaması, Minyatür Zafername'nin 1436 yılı nüshasından alınmadır.

    Sultan Mahmud ve Molu Han az bir askerle muharebe meydanından çıkarak şehre kaçtılar. Sultan Mahmut ve Molu Han perişan bir halde şehre geldiler. Emir Timur öğle vakti Delhi'ye yetişti fakat akşama kadar orada kaldı. Sultan Mahmut ve Molu Han, Toğan Han şehrin güney tarafındaki büyük kapıdan gece kaçtılar. Timur'un askerleri ateşe tapan Hinduları Timur, Ganj nehrine kadar takip etti. Ganj kıyılarında kafaları vurulduğunda nehrin kıpkırmızı kesildiği rivayet edilmektedir. Şehirde bulunan Seyidlerin, büyüklerin, kadıların ve eşrafın gelip Timur'un huzuruna çıkmalarına izin verildi. Molu Han'ın naibi olan Fazlullah-ı Belhî de bunlar arasında idi. Seyidler ve alimler Emirler aman için ricada bulundular. Timur, Mevlena Nasırüddin Ömer'in şehre girmelerini kendisi adına okunacak hutbeyi süslemesini emretti. Timur adına muhteşem bir hutbe tertip ettiler. Delhi'de Timur için şahane meclisler tertip ettiler. Timur'un her seferden sonra yaptığı gibi tertip ettiği av eğlencesinde aslanlar, kaplanlar, gergedanlar, mavi geyikler, tavus kuşları ve papağanlar avlandı. Esrarlı Keşmir vadisine inildiğinde bölgenin güzelliği ve zenginliği karşısında hayretini gizleyemeyen Timur bütün putperest mabedlerini yerle bir ettirdi. Timur'un zaferini anlatmak için yazdırdığı fetihnameleri götürecek olan filler on sıra meydana getiriyordu. Sanatkarlar, ressamlar, mimarlar eserlerini Timur'un başkentinde meydana getirsin diye sürüler halinde Semerkant'a götürüldü. Bunlar arasında bulunan birçok taş yontucuları ve duvarcılar seferin başarıyla tamamlanması şerefine Semerkant'ta yapılacak olan Cami-i Kebir'in inşasında çalışmaları için Timur'un komutanları arasında pay edildi. Bu abidenin inşasında kullanılmak üzere oyma nakışlarla nakışlanmış birçok taşlar ve Hinduların mabedlerindeki eşyalar Semerkant'a nakledildi. On iki ay süren seferin ardından Semerkand'a ulaşan Timur bir süre burada kaldıktan sonra tekrar batıya yürüdü.

    Yedi yıllık sefer 1399-1404

    Timur'un 1399 yılında tekrar harekete geçmesinin nedeni, Azerbaycan tarafından özellikle Mîrânşâh ile ilgili pek hoş olmayan haberler alması idi. Horasan valiliğinden sonra 1393 yılında Hülagü Han tahtına tayin edilen ve Azerbaycan ve ona bağlı yerlerin idaresine getirilen Mîrânşâh, Hint seferine katılmamıştı. O, 1395–1396 yılı sonbaharında Hoy civarında attan düşmüş, fiziksel olarak sağlığına kavuştuysa da garip davranışlarda bulunmaya başlamıştı. Bu attan düşme hadisesinden sonra doktorların bütün çabasına rağmen, fiziksel olarak iyileşti ise de, tam olarak sıhhatine kavuşamamıştı. İran ve Azerbaycan'da idarede gevşekliğin baş gösterdiğine, devlet malının çarçur edildiğine dair haberler de gelmekte idi.

    Bu durum üzerine Timur Hint seferinden dönüşünden 4 ay geçmiş olmasına rağmen yeni bir sefere çıktı. Yedi Yıllık Sefer diye isimlendirilse de bu seferin süresi 5 yıldır ve Timur'un en büyük seferidir. Mîrânşâh'ın kendisine bırakılan bölgede asayişi sağlayamamasının Timur'un bu son Ön Asya seferinin sebebini oluşturduğu bütün kaynakların ortak görüşüdür. Ancak Timur'un özellikle Toktamış'ı yendikten sonra Samur Irmağı kıyısından Yıldırım Bayezid'e mektup yazdığı zaman, "Çerkez oğlancığı" diye andığı Berkuk'un ve Çerkes oğlancığı ile dostluk halinde bulunan "Sivas kadıcığı" diye andığı Kadı Burhaneddin'e haddini bildirmekten söz etmişti. Hatta Bayezid'e tekrar geleceğini bildiriyordu. Mîrânşâh meselesi yüzünden belki bu geliş biraz hızlanmıştı. Kafkasların güneyindeki Gürcü ve Ermenilerin etrafa saldırdıkları, Mîrânşâh'ın idaredeki zaafı ve garip davranışları haberi gelince Timur hemen bölgeye yöneldi. 1399–1400 yılı kışını Karabağ'da geçiren Timur bu esnada Azerbaycan, Gürcistan ve Irak'ta bazı sindirme faaliyetlerinde bulunarak Bingöl'e geldi. Artık Suriye ve Anadolu'yu ele geçirmek için ciddî bir engel kalmamıştı.

    Sivas'ın Timur tarafından alınışı

    Timur ile Bayezid arasındaki başlıca problemlerden biri Erzincan Emîri Taharten meselesidir. Taharten daha Timur'un Ön Asya'ya ilk seferinden itibâren onun hâkimiyetini tanımıştı. Bayezid 1399'da başta Malatya olmak üzere Kâhta, Divriği, Behisni, Dârende kalelerini topraklarına katmıştı. Bu şekilde Fırat'a kadar olan yerler Osmanlıların eline geçmişti. Anadolu siyâsî birliğinin sağlanması için sıra Fırat'ın doğusundaki Harput, Diyarbakır bölgeleri ile Erzincan ve Erzurum'a gelmişti. Yıldırım Bayezid, Erzincan Emîrine kendisine itaat etmesini bildirmişti. Erzincan Emîri Taharten, Bayezid'e vergi vermeyi kabul etmiş, ancak Kemah'ı Osmanlılara vermeyeceğini söylemişti. Bunun yalnızca bir oyalama siyaseti olduğu anlaşılmaktadır. Taharten eskiden beri hakimiyetini tanıdığı Timur'a Bayezid'in isteklerini bildirmiş ve şikayette bulunmuştu.

    Timur, Taharten'i huzuruna kabûl ettikten 2 gün sonra Sivas şehrine geldi. Timur'un ordusunun rehberliğini Akkoyunlu beyi Kara Yölük ile Taharten yapıyordu. Sivas şehri yüksek surlarla çevriliydi. Güney tarafında kaynak sularla beslenen bir hendek vardı. Hisarın bu tarafında delik açmak mümkün değilken batı tarafı bu iş için uygun bulunmuş ve hisar kuşatmaya alınmıştır. Lağımlar kazılmış ve şehir halkı bunu geç fark etmiştir. Osmanlı tarihçisi İbn-i Kemal, Timur'un askerlerinin hiç durmadan adeta yiyip içmeden sabahtan akşama çalıştıklarını ifade etmektedir. Lağım kazma faaliyetleri sonuç vermiş ve şehirdekiler kalenin düşeceğini anlayınca kale muhafızı Mustafa kaleyi teslim etmek zorunda kalmıştı. Timur Sivas'ı kan dökmeyeceğine söz vererek teslim almasına rağmen 3-4 bin Ermeni'yi kazdırdığı büyük çukurlara gömmek suretiyle öldürtüp ''İşte sözümü tuttum! Bir tanesinin bile kanını dökmedim.'' demiştir. Timur Sivas'ta bakım evlerinde bulunan cüzzamlıları Türkistan'da bilinmeyen bir hastalık olduğundan askerleri arasında yayılmaması için imha etti. Sivas'ı savunan Bayezid'in oğlu birkaç gün canlı olarak muhafaza edildikten sonra öldürüldü.

    Timur Sivas'ı aldıktan sonra fazla ilerlemedi ve Suriye istikametine yöneldi. Sivas'ı almasına rağmen Malatya henüz Osmanlıların elindeydi. Arkasında kendisine ait olmayan yerler bırakmak istemeyen Timur dönüp Malatya'yı almış ve daha sonra güneye inmiştir. Timur Sivas ve Malatya'yı almakla Yıldırım'a gözdağı verip kendisine boyun eğeceğini tahmîn etmiş olmalıdır. Nitekim Timur Sivas'ı aldıktan sonra Yıldırım Bayezid'e yazdığı mektûbda Sivas hâdisesinden ders alıp sulh yoluna girmesini, kendisinin İlhanlı neslinden geldiğini, küçüğün büyüğe itaatinin vâcib olduğunu yazmıştır. Ayrıca Haleb Nâibine gönderdiği mektûbda da Osmanoğlu denen bu çocuğun edebinin kıtlığını duyup kulağını çekmek istedik ve onun ülkelerinden Sivas ve diğer yerlerde onun vaziyeti hakkında sizin de duyduğunuz şeyler yaptık demekteydi.

    Timur ile Yıldırım Bayezid arasındaki çekişmede Sivas'ın Timur tarafından alınması önemli bir noktadır. Bu şekilde Timur ilk kez Osmanlı hâkimiyetindeki bir bölgeyi ele geçirmiş olmaktadır. Sivas'ın zabtı ile Yıldırım Bâyezîd durumun ciddîyetini anlamış olmalıdır. Bayezid, bu haber kendisine ulaştıktan sonra İstanbul kuşatmasına son verip Anadolu'ya geçti.

    Kara Yusuf ve Ahmet Celayir'in Yıldırım Bayezid'e sığınması

    Timur'un Sivas'a yürümesi haberini alınca Karakoyunlular'ın hükümdarı Kara Yusuf ve Bağdat Hükümdarı Sultan Ahmed Celayir Timur'un Suriye'ye de inerek yollarını kapatacağını düşünerek ikisi birlikte Mısır'a sığınmayı karar kıldılar. Yedi bin asker ile birlikte Fırat'ı geçip Memluk Sultanı Ferec'e kendilerini sığınma talebini bildirmek için bir elçi gönderdiler. Bu arada Halep'te yaklaştıkları sırada şehrin valisi Demirtaş mültecilerin yolunu kesti ve daha ileriye gitmelerine engel olmak istedi. Demirtaş onların mektupla Suriye'ye girmek için ricada bulunmalarına rağmen Hama Naibi Dokmak'ı da yanına alarak onlara karşı çıktı. Halep önünde yapılan savaşta Demirtaş bozguna uğradı. Haleb naibi öldü, Hama ve Birecik naibleri esir düştüler. Kara Yusuf ile Sultan Ahmed, Ferec'e bu duruma Haleb naibinin sebep olduğunu, kendilerinin sadece canlarını kurtarmak için savaştıklarını bildirdiler. Bu hadise sebebiyle Memluk devletine sığınma ümitlerini kaybedip Yıldırım Bayezid'e sığınmaya karar verdiler.

    Timur'un Bağdat'ı ele geçirdikten sonra Berkuk'a gönderdiği elçi öldürülmüş, Kara Yusuf tarafından tutsak alınan Avnik hakimi Atlamış da Kahire'ye gönderilerek orada hapsedilmişti. Bunun üzerine Timur, henüz tahta geçmiş olan Ferec'e elçiler göndererek Atlamış'ın geri verilmesini istedi ancak elçiler Haleb'e varır varmaz hapsedildiler. Daha Sonra Timur Ferec'e bir mektup yazarak Atlamış'ı teslim etmesini ancak o zaman elçisini öldürmesi hadisesini affedeceğini bildirdi.

    Behisti Kuşatması

    Timur bu sırada Malatya'da bulunurken Şahruh" ileri gelen Emir ve Komutanlarla Behisti kalesinin etrafını kuşattılar. Bu kale o yüksek bir dağ üzerinde bina edilmiş ve etrafında surlar yapılmış, bir kapı kanadı ve hisar ile tahkim olunmuştu. Kalenin ortasına döner bir mancınık konmuştu. Emir Timur kalenin etrafının Emirlere taksimini buyurduktan sonra" Kale içinden mancınıkla otağa taş atıldı. Timur derhal kuşatma aletlerinin hazırlanmasını emretti. Askerler kaleyi çember içine alıp çarpışmaya başladılar. Yirmi mancınık kurulmuştu. Mancınıklardan birini Timur'un otağına taş atan mancınığın tam karşına kurmuşlardı. Bu mancınıkla atılan ilk taş, Timur'un şansından olsa gerek ki, Timur'a ateş eden mancınığın koluna isabet edip parçaladı. Bu sırada Mirza Rüstem Fars ordusuyla gelip ana orduya katıldı. Timur'un huzuruna çıktı ve birçok hediye takdim etti. Timur onu kucaklayıp bağrına bastı. Diğer yandan lağımcılar hisar duvarının dibine bir delik açtılar. Bir yandan da mancınıklarla kaleyi dövmeye devam ettiler. Kalenin Beyi Mukbil durumun vahametini anlayınca Timur'a adam göndererek bir rivayete göre şunları söylemiştir. "Korktuğum için dışarı çıkamıyorum. Bu bendenizi affedip canımı bağışlayacağınızı ümit ediyorum". Rivayet Yezdiden'dir adam gönderildiği kesindir fakat adamın ne dediği kesin değildir.

    Rivayette Timur'a gelen adama cevaben Timur şunları söyler:

    "Kaleyi aldıktan sonra onu serbest bırakacağız. Eğer şimdi bu kale kapısından geri dönersek, millet sanır ki kaleyi alamadığımız için geri döndük."

    27 Eylül 1400 tarihinde lağımların ateşlenmesi emredildi. Lağımlar ateşlendikten sonra burçlar-kuleler yıkılmaya başladı. Kale halkı bunu görünce korkuya kapıldı. Mukbil'in adamları telaş içinde oraya buraya kaçıştılar. O sırada kaledeki kadılar ve önde gelen kişiler hediyeler hazırlayıp Şahruh'u barış için aracı yaptılar. Timur, Şahruh'un hatırına Mukbil'i bağışladı. Gelenler hayır duasında bulunarak kaleye döndüler ve hutbeyi Timur adına okutup onun adına sikke bastılar.

    Antep'in Fethi

    Timur bu meseleden de galip ayrıldıktan sonra ilerleyerek Antep tarafında doğru ilerledi. Şehirde bulunan aklı başında ileri gelen adamlar şehri terk etmişlerdi bile. Yalnız bazı kimseler savunma için hisarın içine girmişlerdi. Bu hisar hakikatten sağlamdı. Timur kale önüne geldiğinde, önde gelen kişiler kaçıp gitmiş, içeride yalnızca sıradan insanlar kalmıştı. Bu yüzden hiç direnmeden kaleyi teslim ettiler ve böylece kale ele geçirilmiş oldu. Kalede bol miktarda yiyecek vardı. Dolayısıyla askerler ihtiyaçlarını rahatlıkla karşıladılar. Şami, askerlerin şehrin ahalisini kılıçtan geçirdiklerini ancak bazılarına merhamet ederek affettiklerini. Binaları evlerini yıkıp yerle bir ettikten sonra Haleb tarafına teveccüh ettiklerini aktarır.

    Haleb'in Fethi

    Timur'un Memlukler ile savaşı

    Timur Behisni ve Antep'i aldıktan sonra Halep önlerine vardı ve 28 Ekim 1400'de Halep yakınlarında bir yerde karargahını kurdu. Timur'un Halep'e yaklaştığı sıralarda Halep beylerbeyi Timurtaş hemen Mısır'a çapar göndererek durumu bildirdi ve Memluk Sultanı haberi alınca Şam'daki orduların da Halep'te toplanmalarını emretti. Çevre beylerin askerleriyle yardıma gelmeleri sayesinde kalabalık bir ordu kurulmuş oldu. Beylerin toplanmasından sonra Timurtaş toplantı yaparak alınması gereken önlemler hususunda karar alınmasını kararlaştırdı. Timurtaş üzerlerine gelen tehlikenin farkındaydı ve ülkenin selâmeti açısından Timurla anlaşma niyetindeydi. Fakat Şam Beylerbeyi Şudun bu görüşün korkakça olduğunu ileri sürerek, ülkelerinin Timur tarafından fethedilen hiçbir ülkeye benzemediği, kalelerin kara taştan yapılma, asker ve silahlarının çok namlı olduğunu iddia ederek savaşmaktan yana tavır sergiledi. Diğer beylerin de Şudun'dan yana olmaları neticesinde kurultayda savaş kararı alındı.

    Timur askerlerini bizzat idare etmek için merkezde kıymetli eğerler ile örülmüş bir fil istihkamı arkasında yerini aldı. Bu fillerin üzerindeki okçular yanar oklarla Grejuva yağdırıyorlardı. Savaşın başlangıcında filler hareketsiz kalmışlardı ancak sonradan Memluk askerlerinin üzerine hücum ettiler. Askerleri hortumlarıyla havaya fırlatıp havadan yere düştüklerinde ayaklarıyla ezdiler. Memluk askerleri korkup kaçtı. Şam Beylerbeyi Şudun ve Halep Beylerbeyi Timurtaş kaçarak kaleye gelmişlerdi. Timur kaledekilere birini gönderip şöyle dedi: "Bizim işimiz askerlerle. Sivillerle bir işimiz yok. Allahü Teâlâ'nın inayetiyle kale, dağ ve nehir bizim için aşılması kolay yerlerdir. Bu yüzden kaleye güvenip binlerce Müslümanın kanına girmeyin. İtaat kemerini bağlayıp dışarı çıkın. Aksi halde dökülecek Müslüman kanından sizler sorumlu olursunuz, karılarınız ve çocuklarınız esir edilirler". Kale halkı bu sözleri duyunca korkuya kapılıp, yapacak bir şeyleri olmadığını anladı. Affedilme talebiyle Timur'un huzuruna geldiler. Şudun ve Timurtaş kale askerleriyle birlikte tutuklandı. Timur, Memluk Sultanı Farac'a bir elçi gönderip "Şudun ve Timurtaş'ı ele geçirip Halep şehrini zapt ettik. Eğer Atalmış'ı bize gönderirsen biz de sana bu beyleri göndeririz. Atalmış'ı bize hemen gönderesin" dedi. Timur'un askerleri şehre kolaylıkla girdi. Hezimet sırasında şehir kapıları önünde meydana gelen izdihamda Timur'un askerlerinin atlarının ayakları altında binlerce insan telef oldu. Timur, Halep'te yaklaşık 15 gün kadar kaldı. Şehir yağma edildi ve bütün sakinleri kadın erkek çocuk yaşlı ayırt edilmeksizin kılıçtan geçirildi. Bu süre zarfında Halep'te öldürülen erkek, yaşlı, kadın ve çocukların sayısı yirmi bin civarında idi. Açlık ve susuzluktan ölenlerin sayısı buna dahil değildi. İbn-i İlyas, Timur'un, ölülerin kellesinden her biri yirmi zirâ' yükseklikte on minare yaptırdığını ve kellelerin yüz kısmını rüzgâr alacak şekilde dışa getirdiklerini anlattıktan sonra Timur'un askerlerinin soygun ve öldürme konusunda çok aşırıya gittiğini ve cami ile evlerin yakılması için ağaçlar kesildiğini aktarır. İbn-i Tagrıberdi ise Halep'in içi ve çevresinin cesetlerle dolduğunu ve cesetlerden artık toprağın görünmediğini, yürümek isteyen kişinin cesede basmadan yürüyemeyeceğini yazar. İbn-i Arabşah'a göre Timur'un, Halep'te bu kadar aşırıya kaçmasının sebebi, Şam naibi, Timur'un Halep'e gönderdiği çaparın başını keserek üstündekileri soyup aldıktan sonra, çaparın akrabalarından biri de olan biteni Timur'a anlatıp öldürülen kişinin intikamının Haleplilerden alınmasını istemişti. Timur da onun bu isteğini kabul ederek ona Halep halkına istediğini yapma hakkı vermişti. Buna karşılık Hicaz'a gitmek üzere yola çıkan ve Halep'e gelen Nizameddin Şâmî'nin, tüm olayları bizzat bir evin çatısından gördüğünü belirtmesine rağmen, diğer müelliflerin kaydettiği kellelerden minareler yapılmasından hiç bahsetmemesi dikkat çekicidir.

    Timur, 30 Ekim 1400 tarihinde Halep şehrini aldığı zaman, şehrin alimlerini ve kadılarını huzuruna kabul ederek onlarla bir görüşme yaptı. Bu görüşmede bulunan İbn Şıhne, bu toplantıyı şöyle anlatır:

    Bizi çağırttı, huzuruna geldik ve oturmamız emredildi. Bize, size Semerkand, Buhara, Herat şehirlerindeki ulemaya sorduğum ve cevap veremedikleri soruyu soruyorum. En iyiniz ve en bilgininizden başkası bana cevap vermesin ve ne konuştuğunu bilsin! dedi. Bunun üzerine Timur sordu:Dün sizden ve bizden ölenler oldu,pek iyi hangisi şehittir? Sizden ölenler mi, bizden ölenler mi? Herkes susmuştu ki, Allah bana cevabı hemen gösterdi. Dün sizden ve bizden kim Allah adını yüceltmek için savaştı ve öldüyse o şehittir!” diye ekledim. Bunun üzerine Timur Güzel,güzel. dedi. Kendisinin son sorusu Hz. Ali, Muaviye ve Yezid hakkında ne diyorsunuz? şeklinde oldu. Kadı Alemuddin el-Kufsî, Üçü de muctehiddir. deyince Timur çok kızdı ve Haklı olan Hz. Ali’dir!Muaviye zalim, Yezid ise canidir. Siz Halepliler Hüseyin'i katleden Şamlılar kadar suçlusunuz! dedi.

    Es-Sehavî de bu konuyla ilgili olarak şunları söylüyor:

    Timur Halep’te, kaleyi de alınca ulemayı toplayıp onlara eziyet etmek için Muaviye ve Yezid hakkında ne düşündüklerini sordu. Kadı Alemuddin el-Kufsî de ‘Hz. Ali içtihat etti iki sevap aldı, Muaviye içtihat etti ama içtihadında yanıldı bir sevap aldı’ diye cevap verince, Timur çok kızdı. Musa el-Ensari eş- Şafii de ‘Muaviye’ye lanet caiz değildir, çünkü o sahabedir’ dediğinde de Timur ‘Sahabe kime denir?’ diye sordu. O da ‘Muhammed’i görene denir’ diyerek cevap verdi ve bunun üzerine Timur, ‘Yahudi ve Hristiyanlar da onu gördüler, peki onlar da mı sahabe?’ diye sordu. Kadı Şerafeddin de ‘Müslüman olması gerekir’ diyerek, ‘Bazı kitapların haşiyesinde Yezid’in lanetlenmesinin caiz olduğunu gördüğünü’ ekledi ama Timur yine kızdı...

    Şam'ın Fethi

    Halep'te on beş gün kalan Timur, ordusuyla güneye doğru hareket etti. Behisni, Antep, Halep, Hama, Humus ve Baalbek'i birbiri ardınca ele geçirmiş olan Timur harekâtına devam ettiği sırada askerlerinden bir kısmını Saydam ve Beyrut'a göndermiştir. Askerler bu bölgeleri yağmalayarak erzak ve ganimetle geri dönmüştür. Sultan Farac ise Aralık 1400 sonlarında ordusuyla Şam'a ulaşmış ve asayiş temin etmiştir. Mısır sultanı burada derviş kılığına soktuğu 2 ölüm fedaisini Timur'a göndermiştir. Görevleri olan Timur'un öldürmeye muvaffak olamayan fedailer, Timur'un divan katibi Hâce Mesud Semnanî tarafından deşifre edilerek ele geçirildiler. Üzerlerinden çıkan zehirli hançerlerle suçlarını itiraf eden fedailer; ibret olsun diye biri öldürülerek, diğeri de kulak ve burnu kesilerek Mısır sultanına geri gönderildi. Ordunun Şam'a ilerlemesiyle bazı beyleri devriye olarak çıkartan Timur, bu beylerin bilgi toplamasını emretti. Şam devriyesiyle karşılaşan bu öncü birlikler birçok Memlûk askerini öldürmüş, bir kısmını da esir almıştır. Bunlar Emir Timur huzuruna getirildiler ve Halep'ten Şudun'la beraber getirdikleri diğer esirlerle birlikte öldürdüler.

    1401 yılı Ocak ayında Şam önlerine gelen Timurlu ordusu şehrin güneyinde kamp kurarak beklemeye başlamıştır. Fakat burada yaklaşık on gün kadar bekleyen ordu iaşe sıkıntısı çekmeye başlamıştır. Bu aşamada Emir Timur ordusunu sıkıntıdan kurtarmak ve bir hileye başvurmak amacıyla Şam'ın doğusundaki meralara ordusunu göç ettirmiştir. Düşman ordusunun gidişini bir geri çekiliş sanan Memlük ordusu, bu yanlış zanna dayanarak şehir dışına çıkarak ordugâh kurmuştur. Çıkardığı devriyeler sayesinde düşmanın rehavete kapıldığını öğrenen Timur, ordusunu savaş nizamina sokup sağ, sol cenah beylerini düzenledikten sonra Memlük ordusu üzerine ani bir baskın yaparak birçoğunu öldürmüştür. Alınan mağlubiyet karşısında saltanatının tehlikeye gireceğini anlayan Sultan Ferec bazı beyleriyle beraber şehri terk edip Kahire'ye kaçmış, hayatta kalanlar ise Şam kalesine sığınmışlardı. Şehir içindeki kale ise lağımlar açılmak suretiyle burçları yıkılarak fethedildi. Şahruh Mirza, Miranşah ve bazı beyleri Kenan'a göndererek kışlak karargâh kurmalarını emretmiş ve daha sonra Akka şehrine kadar olan yerleri yağmalamalarını bildirmiştir.

    Şam kuşatması esnasında Timur, Muhammed'in eşleri Ümmü Sema ile Ümmü Habibe'nin ve müezzin Ahmedi Bilal'in Şam yakınlarındaki türbelerini ziyaret etti. Şam sakinlerinin temsilci olarak gönderdikleri ulemayı kabul ederek kendi sofrasına oturttu. Ünlü tarihçi İbn Haldun da bu temsilciler arasında idi. İbn Haldun'u gayet güzel bir şekilde ağırlayan Timur, ona ülkesi ve tarih ile ilgili ilginç sorular yöneltmiş ve İbn Haldûn da bunları cevaplamıştır. İbn Haldûn'un vermiş olduğu bazı cevaplarla tatmin olmayan Timur, o konudaki kendi görüşleri ile İbn Haldun'u şaşırtmıştır. Bu arada aralarında oldukça samimi bir hava oluşmuş, Timur İbn Haldûn'a karşı oldukça sıcak davranmış, onun tüm isteklerini yerine getirmiş ve hatta Mısır'a dönmesine bile izin vermiştir.

    Şam'da İbn-i Haldun'un da Mukaddimesinde yer verdiği bir olay yaşanmıştır. İbn Haldun'a göre Timur, Şam şehrini aldığı zaman şehirde bulunan ve el-Hakim el-Abbasi soyundan gelen bir kişi Timur'dan atalarının sahip olduğu üzere hilafet mansıbının kendisine verilmesini talep etmiştir. Timur bunun üzerine "Ben Senin için fakihleri ve kadıları toplarım şayet senin lehine karar verirlerse bende senin istediğin şekilde adaleti sağlarım" demiş ve ardından aralarında İbn Haldun İbn Muflih gibi kimselerin bulunduğu fakihleri ve kadıları çağırtarak adalet meclisi kurmuştur. Bu mecliste iddia sahibi dinlenmiş, fakihler bu konudaki fikirlerini beyan etmişler ve onu haksız bulmuşlardır. Bunun üzerine Timur, iddia sahibine "Fakihleri ve kadıları dinledin. Haksız olduğun aşikardır. Gidebilirsin Allah seni doğru yola ulaştırsın!" demiştir.

    Şehrin ileri gelenleri fidye olarak 1 milyon dinar karşılığında Timur ile anlaşmışlardı ancak 1 milyon dinar gelince Timur fidyeyi 10 milyon dinar yaptığını söyledi. 10 milyon dinar gelince ise daha fidyenin üçte birinin geldiğini söyledi. Mart 1401'de Timur şehrin yağmalanmasını emretti. Bunun üzerine şehre yayılan askerler birçok esir almış ve şehrin belli başlı yerlerinde yangınlar çıkarmıştır. Yangınların câmilere sıçramasını engellemek için bazı beylerini görevlendirse de bunda başarılı olamamış ve Şam harabeye dönmüştür. Şehirde alınan esirlerin serbest bırakılmasını ferman buyurarak ordusunu o bölgeden ayrılmak üzere harekete geçirmiştir. Bu seferler sırasında Timur'un yanında bulunan ve daha sonra Timur'un tarihi Zafername'yi yazacak olan Nizamüddin Şami Şam'da yaşanan şöyle bir olayı aktarır.

    Timur Şam'a girince devlet erkanına ve emirlere; biz işitmiştik ki bu memleket bir müddet Muaviye ve Yezid'in idaresi altında idi Bunlar daima ehl-i beyt'e ve peygamberin kızı Hz. Fatma ve damadı Hz. Ali'ye ve onların oğullarına zulmettiler. Şam ahalisi bunlarla beraber oldular. Bir taife peygamberlerinin ulusunun ümmetinden olsun, cehennem zindanı olan şirkten kurtulup cennet bahçesi gibi olan İslamiyete kavuşsun sonra da onun ailesine böyle zulümler yapsın. Bunu aklım almazdı. Ama Şam'ı görünce bu hakikat şimdi meydana çıktı. Çünkü böyle büyük bir şehirde sırf hava ve heves uğruna bu kadar büyük binalar, köşkler, bahçeler, semaya serçekmiş saraylar yaptıkları halde burada yatan peygamberin zevcelerinin kabirlerine bir adam çıkıp ta dört duvar bile çekmemiş. Allah böyle bir milletin başına bela vermeyip de kime versin.

    Bu hadise, eserini 1503 tarihinde tamamlayan Osmanlı tarihçisi Edirneli Oruç Bey'in Tevârîh-i Âl-i Osman adlı eserinde şu şekilde aktarılmıştır:

    Şam’ı alan Timur, Şam’da üzerlerine derme çatma kulübelerin yapılmış olduğu bazı mezarlar gördü. Kime ait olduklarını sorunca sahabenin mezarları olduğunu öğrendi. Ama bu mütevazı mezarların hemen ilerisinde, Şam’daki Emevî Camii’nin yakınında bulunan Bâbu’s-Sağîr Mezarlığı’ndaki kubbeli ve son derece gösterişli bir mezarın da Emevi halifesi Muaviye’nin oğlu olan ve Hz.Muhammed’in torunu Hz.Hüseyin ile yakınlarının Kerbela’da şehit edilmesine sebebiyet veren Yezid’e ait olduğunu öğrenince hiddetlendi. Sahabe mezarlarının üzerine kulübeler kondurmuş, peygamber efendimizin torununu katletmiş bu adama da saray gibi mezar yapmışsınız! diyerek Yezid’in türbesinin derhal yıkılmasını, toprağının elli arşın kazılarak Kızıldeniz’e dökülmesini buyurdu ve askerinden binlercesini getirerek Yezid’in mezarının üzerine işetti. Bu sırada Muaviye’nin mezarı da ortadan kaldırılmıştı.

    Ankara Muharebesi

    Ana madde: Ankara Muharebesi

    I. Bayezid'i esir alan Timur

    1401 yılının Temmuz ayında kırk gün süren kuşatmadan sonra Bağdad'ı ele geçirmişti. Timur'un Şam, Haleb ve Bağdad'ı ele geçirdiği esnada Karakoyunlu Kara Yusuf ile Sultan Ahmed Celayirî'nin Yıldırım Bâyezîd'e sığınması gerçekleşmişti. Bu durum Yıldırım Bâyezîd ile Timur arasındaki bir başka problem idi. Timur ile Yıldırım Bayezid karşı karşıya gelmeden önce, aralarında mektuplaşmaların olduğunu tarihi kaynaklar bildirmektedirler. Mektupların, Farsça ve Arapça olarak yazıldıkları yine bu mektupların içerisinde belirtilmektedir. Timur, Yıldırım Bayezid'e yazdığı birinci mektubunda; Kara Yusuf ile Bağdat Sultanı olan Ahmed Celâyir'in, Osmanlı idaresine sığınma taleplerini kabul etmemesini, bu iki kişiyi yakalayıp aileleri ile birlikte ya kendisine teslim edilmesini veya öldürülmelerini ya da ülke sınırları dışına çıkarılmaları gibi tekliflerini iletmiştir. Yıldırım Bayezid, Timur'un bu gibi isteklerini emrivâki saymış, muhtemelen kendisine iltica edenlerin kışkırtmaları ve onun daha önceki Sivas kuşatması da dahil, Osmanlıya karşı beslediği istila planları sebebiyle çok sert ve hakaret edici şekilde cevaplamıştır. Mektubunda Timur'a kudurmuş köpek demekten çekinmeyen Bayezid, bu tarafa gelmezsen üç talak ile zevcelerin boş olsun ben de sana karşı çıkmazsam zevcelerim üç talak ile boş olsun diye ağır bir dil kullanmıştır.

    Timur'u, Osmanlı devleti üzerine yürümeye teşvik edenler arasında Erzincan Emiri Mutaharten, Akkoyunlu Beyi Karayölük, Osmanlı karşısında topraklarını kaybeden diğer Türk beylikleri, özellikle de Karaman beyi yer almaktaydı. Ayrıca Ceneviz, Fransa, Bizans ve Kastilya gibi Osmanlı karşıtları da, bu savaşın olması yönünde Timur'la yakın ilişki içerisinde bulunmuşlardır. Batı Hristiyan devletleri ve Bizans 1398'den beri Timur ile iyi ilişkiler içindeydiler. İstanbul'u kuşatma altında tutan Bayezid'e karşı imparator II. Manuil, Timur'un egemenliğini tanıdığını haraç ödemeye hazır olduğunu bildirmekte idi. Ayrıca Timur, Anadolu'da Tatar gruplara adam göndererek onları Bayezid'e karşı kazanmaya çalışıyordu.

    Yıldırım Bayezid'in Timur'un huzuruna getirilişini tasvir eden bir çizim

    Ankara Muharebesi'nin tasviri.

    Timur, Karabağ kışlağında Bayezid'ten gelen Osmanlı elçisine, Osmanlılar daim Frenklere karşı gaza yaptıklarından ona karşı yürümek Frenklerin kuvvetlerinin artmasına neden olur, bu nedenle Rum diyarı üzerine yürümek yanlısı değilim yanıtını verdi. Fakat, Bayezid'in Karakoyunlu Kara Yusuf'u himaye etmekte ısrarını bir meydan okuma olarak görüyordu. Timur son olarak barış için Bayezid'in Kara Yusuf'u idam yahut kendisine teslim veya yanında uzaklaştırması koşulları ileri sürdü. Bunu kabul ederse baba oğul oluruz gazalara yardım ederiz dedi ve 12 Mart 1402'de Karabağ'dan Anadolu'ya hareket etti. Bayezid'e haber gönderip koşulları tekrarladı. Bayezid'ten tekrar elçi geldi. Timur, savaş için hazır ol mesajıyla elçiyi geri gönderdi. Sivas sahrasında Bayezid'in elçileri önünde ordusuna resmî geçit yaptırdı. Oradan tekrar barış önerdi. Bu kez eski Erzincan Beyi Taharten ailesinin teslimini istedi. Bayezid'in büyük bir ordu ile hareket ettiği haberi geldi. Bayezid, Timur'u karşılamak üzere Doğu Anadolu yollarına düşmüştü. Timur ise güneye yönelip Ankara'ya ulaştı. Bayezid stratejik manevrada kaybetmişti. Aceleyle geri döndü. Yorgun askeriyle Çubuk Ovasında elverişsiz susuz bir yerde konaklarken Timur'un ordusu en iyi koşullarda konuşlanmıştı. Savaş Timur'un askerlerinin saldırısıyla başladı ve Osmanlıların sol kolu bozuldu. Tatarlar ve Timur'un yanına sığınmış Anadolu beylerinin Bayezid'in ordusundaki askerleri kendi beylerinin yanına kaçtılar. Kendi askeriyle kalan Bayezid'in bozgunu gören birlikleri kendi yurtlarına dönmeye bakıyordu. Devlet ileri gelenlerinden her biri bir şehzadeyi alarak kaçmış ve Bayezid, Timur'un bütün seferleri sırasında yanında bulundurduğu sadık adamlarından Mahmud Han tarafından esir alınmıştı.

    Ankara Savaşı sonrasında Anadolu'daki faaliyetleri

    Timur'un biyografisi Zafernâme'den (1467) alınan, Bihzâd tarafından çizilen ve İzmir Kuşatması'nı gösteren bu Fars minyatürü, Johns Hopkins Üniversitesi'ndeki John Work Garrett Kütüphanesi'nde saklanmaktadır

    Zafer akabinde Timur, Mirza Muhammed'i, Bayezid'in oğlu Süleyman Çelebi peşinde yağma ve Bayezid'in hazinesini ele geçirmek üzere Osmanlı başkenti Bursa üzerine gönderdi. Timur birlikleri Bursa'ya Süleyman Çelebi oradan ayrıldıktan hemen sonra girip şehri yakıp yıkıp yağmaladılar. Osmanlı tarihçisi Neşri, Timur'un oğlu Mirza Muhammed'in Bursa'yı yakıp yıkıp talan ettiğini, saraydaki Osmanlı hazinesini aldığını ve Ulu Cami'yi ahır yapıp içine adamlar koydurarak ateş yakıp yemek pişirdiklerini, Bursa halkının da başına gelen bu olaydan dolayı haftanın günlerini unutup cuma namazlarını kılamadıklarını aktarır. Süleyman Çelebi, Rumeli'ye geçmek üzere babasının yaptırdığı Anadolu Hisarı'na sığınmıştı. Anadolu Hisarı'na yakın bir dağda çarpışmalar üzerine Timur bu tarafa kuvvet gönderdi. Süleyman Çelebi'ye iki adam gönderip huzuruna çağırttı. Süleyman Çelebi'ye giden adamlar, Çelebi adına zengin armağanlarla geri geldiler. Bayezid'in büyük oğlu Süleyman Çelebi, Timur'un çakeri olmayı kabul edip her ne zaman emrederse gecikmeden huzuruna geleceğine dair söz verdi ve ardından Edirne'deki Osmanlı tahtına oturdu. Timur, Anadolu'da Bayezid'in ortadan kaldırdığı beylikleri ihya etti. Her tarafta Bayezid'in ortadan kaldırdığı küçük büyük hanedanlara yarlıglar vererek kendi egemenliği altına aldı. Emirzadeler Bursa'dan sonra İznik ve Çanakkale boğazına doğru ilerleyip yüklü miktarda ganimet elde ettiler. Akdeniz kıyılarına, Antalya ve Teke'ye gönderilen emirler ise tüm bölgeyi yağma edip büyük ganimetlerle döndüler. Daha sonra Timur Sivrihisar'a geldi ve çadırlar kuruldu. Oradan Kütahya'ya indi aman malı alıp şehre zarar vermediler. Germiyan Beyinin ziyafetleriyle işret meclisi kuruldu. Kış aylarında daha sıcak olan bölgelere, özellikle Denizli yöresine inmiş, bu arada Pamukkale'ye gelen askerleri bilmeyerek suyundan içtiklerinden ölmüşlerdi. Bu arada Timur da Denizli'ye gelmiş ve özellikle meyvesi bol bir yer olarak bildirilen bu bölgeleri tekrar eski beylerine vermiştir. Muhammed Sultan Manisa'da, Şahruh Uluborlu-Keçiborlu taraflarında kışlarken Timur ise Bursa-Edremit yoluyla Bergama'ya geldi ve bir müddet burada kaldı ve ardından İzmir'e yakın Tire'de kışlamaya geldi. 1403 Eylül'ünde Balat sahillerinden gemi ile geçen İspanyol elçisi Clavijo, Timur'un bu şehir civarında kışladığını ve bir yıl önce de Balat'a gelerek Rodos'a ait Zeros adasını vurduğunu belirtir.

    İzmir Kuşatması

    İzmir önlerine geldiğinde Muhammed Sultan da kendisine katıldı. Timur, 14. yüzyıl ortalarından itibaren Türklerin elinden çıkmış olan İzmir'i Hristiyanların elinden almaya, Bayezid'in yapamadığı fetih işini kendi yapmaya karar verdi. İzmir'de Rodos Şövalyeleri hüküm sürmekteydi. İzmir'i tepelerden seyreden Timur, beyaz taş duvarlı kale ile diğer binaları hayranlıkla seyretti. Dünyanın bütün kale, kent ve denizlerini gördüğünü ama böylesi güzellikle ilk kez karşılaştığını itiraf etti. İzmirliler işgal için gelenleri önemsemedi. Bu yüzden kuşatmanın ilk gününde teslim olmalarını isteyen beyaz bayrağın, ikinci günde zorla zapt edileceklerini ihtar eden kırmızı bayrağın ve üçüncü günün de yağMayısı ve talanı ihtar eden siyah bayrağın dalgalanmasını umursamadılar. Timur, kalenin temellerindeki lağım açma çalışmaları sürerken ordusunun büyük kısmına çevre tepelerden söktürdüğü kayaları limanın girişine taşıtıyordu. Birkaç gün değil, birkaç yıl aynı biçimde çalışılsa bile liman girişinin engellenemeyeceğini düşünen İzmir halkı boşuna bir çaba olarak gördükleri çalışma bittiğinde kayaların limanın girişini kesmek için değil, limana giriş çıkış yapan gemilere top atışı yapmak gayesiyle kurulacak iskeleye temel işlevini yerine getireceğini anlayacaklardı. Asıl dehşet lağımcıların yoğun çabası sonucu kale burçları aynı anda havaya uçurulurken içeriye giren Timur'un askerlerinin kestiği başlar top mermisi olarak limandaki gemilere atılırken yaşandı. Rodos Şövalyeleri ve onlara yardıma gelen gemiler denizin üstünü kaplayan kesik başlardan dehşete kapılarak limandan uzaklaştılar. Bir süre limanın uzaklarında gezindikten sonra gözden kayboldular. İki haftalık kuşatmadan sonra İzmir fethedildi. Bir rivayete göre Yıldırım Bayezid bu duruma hayran kalmıştır.

    İzmir Kuşatması sonrası

    Bu sırada Bursa'da yerleşen Yıldırım Bayezid'in bir diğer oğlu İsa Çelebi de elçisini gönderdi. Timur onu da iyi karşıladı, İsa Çelebi bağımlılığını pişkeş vererek sundu. Timur Cenevizler elindeki Foça kalesine de Muhammed Sultan'ı gönderdi. Kaledekiler aman diledi ve haraç ödemeyi kabul etti. Muhammed Sultan'ın rahatsızlığını işiterek Akşehir'e doğru yöneldi. Bu sırada 8 Mart 1403'te Bayezid'in öldüğü haberini aldı. Haberi öğrenen Timur çok üzüldü, Bayezid'e ait bütün ülkelerin ve ona bağlı beylerin kendi hükmü altına girdiğini ilan etti. Akşehir'de babasının yanında bulunan Bayezid'in oğullarından Musa Çelebi'ye hilat, kemer, kılıç ve tirkeş vererek ağırlayıp Bursa'yı ona bağışladı ve eline yarlıg verdi. Musa Çelebi'ye babası Bayezid'in naaşını Bursa'ya götürmesi için teslim etti. Bayezid'ten birkaç gün sonra da Timur'un veliaht ilan etmiş olduğu torunu Muhammed Sultan 13 Mart 1402'de 29 yaşında öldü. Kukla han olarak sürekli yanında taşıdığı Mahmud Han ise bu sırada 11 Mart 1403'te ölmüştü.

    Ankara Savaşı'ndan sonra Anadolu'da sekiz ay kadar kaldıktan sonra geri dönüş yoluna koyularak 1403 yılı Temmuz ayında Gürcistan'a gelen Timur kışlamak üzere Karabağ'a yöneldi. Kışı Karabağ'da geçirdikten sonra 1404 yılı Mart ayında Semerkant'a gitmek üzere Karabağ'dan hareket etti. Erdebil'e gelindiğinde daha önce kararlaştırılan toy toplandı ve altamgalı yarlık ile Hülagü Han tahtı, Azerbaycan, İstanbul'a kadar tüm Anadolu, Irak-ı Acem, Arran, Mugan, Ermenistan ve Gürcistan bölgeleri Miranşah oğlu Mirza Ömer'in idaresine bırakıldı. Miranşah'ın askerleri ve beyleri de ona verildi böylece Miranşah oğlunun buyruk ve vesayeti altına girmiş oluyordu. Timur 1404 yılı Temmuz ayında Semerkant'a geldi. Zaferlerini kutlamak için toylar düzenletti ve imar faaliyetlerine girişti. Torunlarından altısının nikâhlarını kıydırarak evlendirdi.

    Timur'un mezarı Gur Emir

    Timur'un mezarı Gur Emir

    Ölümü

    Timur, 18 Şubat 1405 tarihinde, Çin'e sefere giderken Otrar'da 69 yaşında öldü. Ölüm sebebi kulunç rahatsızlığı idi. Hemen, Semerkand'a getirilerek torunu Halil Sultan tarafından, daha önce ölmüş olan torunu Muhammed Sultan'ın Ruh Abâd yakınlarındaki medresesine defnedildi. Timur, torunu Muhammed Sultan'ı tahtının varisi gibi görüyordu. Ancak Muhammet Sultan'ın 1404 yılında, beklenmedik şekilde genç yaşında ölümünün ardından Timur bu çok sevdiği ve ardılı olarak gördüğü torunu için Semerkant'ın seçkin bir tepesinde adına yaraşır bir büyük mozeleum inşasını emretmiş Muhammed Sultan buraya defnedilmişti. Mozeleum, anıt mezar, camii ve medrese yapılarından oluşuyordu. Timur da ölümünün ardından çok sevdiği torununun yanına defnedildi. O zamandan sonra Gur Emir, tüm Timur hanedanın birlikte yattığı anıt mezar durumuna getirildi. Timur'un ölümünden sonra oğlu Şahruh, diğer oğlu Miranşah ve torunu Uluğ Bey buraya defnedildi. Gur Emir Mozolesi yedi bölümden oluşuyordu: Sağda Müslümanların dua ettiği hanaka, solda medrese ve merkezde mosoleum, iki tarafında anıtı tamamlayan iki minare. Medrese ve hanaka günümüze ulaşamamıştır. Anıtın yüksek kubbesinin altında üç sıra halinde yan yana yatan on kadar mermer mezar taşı bulunmakla birlikte Sadece Timur'un mezartaşı siyah renkte nephritis taşıdır ancak burası sembolik mezardır. Gerçek mezar bu salonun altındaki salonda bulunmaktadır ve ziyarete açık değildir. Timur'un bedeni, taş lahdinin içinde yatmaktadır. İslam geleneği ile başı Mekke'deki Kabe'ye yöneliktir. Orta Asya geleneğinde kutsal ölülerin mezarlarına konulan at kuyruğunun burada da bulunduğu mozelenin onarımı sırasında ortaya çıkarılmıştır.

    Timur, Şehrisebz'de yazlık sarayı yakınlarında, genç yaşta ölen iki oğlu, Cihangir ve Ömer Şah için Mozeleum Kompleksi inşa ettirmişti. Bu kompleks içinde kendisi için de bir mezar odası inşa ettirdiği bilinmekle birlikte bu konuda başka herhangi bir bilgi bulunmamaktaydı. 1960 yılında bir kız çocuğunun Timurlu Mozelesi Kompleksi yakınlarda oynarken üzerine bastığı yerin çöküp açılan çukura düşmesi ile birlikte Timur'un ölmeden kendisi için yaptırdığı mezar odası bulundu. Mezar odasının duvarındaki yazıtta Timur'un mezar odası olduğunu kayıtlı olmakla birlikte odada devasa bir lahit bulunmakta idi. Ağırlığı nedeniyle lahdin kapağı zorlukla açılabilmişti ve içinin boş olduğu görülmüştü. Timur sağlığında mezar odasını hazırlatmış, bu mezar odası muhtemelen Orta Asya geleneğine bağlı olarak Attila'ya, Cengiz Han'a yapıldığı gibi gizli tutulmuştu. Gur Emir ile birlikte Şehrisebz'deki mezar kompleksi bırakılmış ya da unutulmuştur.

    Mezarının açılması

    19 Haziran 1941'de Sovyet antropolog Mikhail Gerasimov, Timur'un bedenini inceledi. Ancak Timur'un mezarını açmadan önce protestolarla karşılaşmıştı ve mezarın lanetli olduğuna dair bir inanış vardı. Anıt mezarında her kim olursa olsun Timur'un mezarını deşerse ülkesine savaş şeytanlarının dolacağını söyleyen bir yazı olduğu söylenir. Gerasimov mezarı açtıktan 3 gün sonra 22 Haziran 1941'de Nazi Almanyası'nın Sovyetler Birliğine savaş ilan etmesi, bu söylentinin popülerleşmesine ve günümüze dek gelmesine neden olmuştur. Lahitlerden çıkarılan kemikler Leningrad'da götürüldü ve incelendi. Timur'un bedeninde yapılan araştırmada, kendi çağına göre uzun sayılabilecek bir boyda 1.73 cm olmakla birlikte, geniş göğüslü ve belirgin elmacık kemikli biri olduğu anlaşıldı. Ayrıca onun kalça incinmesinden dolayı aksaklığı doğrulandı. Antropolog Gerasimov, kafataslarını inceleyerek tüm hanedanın portrelerini yaptı. Kasım 1942'de Stalingrad Zaferinden önce İslamî törenle tekrar defnedildi.

    Fiziksel özellikleri ve şahsiyeti

    Timur'un büstü. Mikhail Gerasimov (1941).

    Timur ile ilgili kaynakların çoğunluğu Farsça olmakla birlikte, dönemin Arapça kaynaklarında da kendisi hakkında önemli bilgiler verilmektedir. Doğumundan ölümüne, dış görünüşünden kişiliğine, günlük hayatından hakimiyet anlayışına kadar birçok özelliği, Timur ile bizzat görüşen veya kendisiyle aynı dönemde yaşayan tarihçilerinin eserlerinden öğrenilebilmektedir.

    Timur'un dış görünüşü hakkında Arap kaynaklarında fazlaca bilgi mevcuttur. Bu bilgilere göre, Timur'un boyu uzun, vücudu heybetliydi. Omuzları geniş, başı büyük ve alnı genişti. Elleri ve ayakları iri, kol ve bacakları ise oldukça uzun ve kalındı. Görünüşü acayip ve ürkütücü olan Timur'un, suratı oldukça asık, sağ eli felçli ve sağ ayağı da topaldı. İbn Arabşah'a göre gençliğinde, koyun çalarken bir çoban tarafından omzundan ve kalçasından vurularak topal kaldığı için lenk lakabını almıştı. İbn Haldûn ise, Timur'un kendisine söylediğine göre, topal olmasına sebep olan bu ok yarasını gençliğinde yapmış olduğu bir baskın sırasında aldığını ifade etmektedir.

    Moğollar'daki gökyüzünde bir tane güneş ve ay varken, yeryüzünde nasıl iki hakim olabilir fikri, Timur'da da görülmektedir. Dünya iki hükümdara yetecek kadar geniş değildir. Allah nasıl bir tane ise, sultan da bir tane olmalıdır düşüncesindeydi. Yine bir kadının iki kocası olmayacağı gibi bir devletin de yalnız tek hakimi olmalıdır sözü ona aittir. Bu düşünceleri Tümur'un soyundan gelen Babür'ün eserinde de görmek mümkündür.

    Timur'un mühründe kuvvet doğruluktur anlamına gelen Rasti-rustî kazılı olması ve yazdığı mektupların sonuna da aynı ibareyi içeren damgasını vurması doğruluğa önem verdiğinin bir göstergesiydi. Yaklaşık otuz yıl boyunca geçtiği her yerde yıkıntılar ve yıkımlar bırakarak acımasız yüzünü göstermiştir. Ancak bazı olaylara bakıldığında Timur'un taş kalpli olmadığı, heyecanlandığı, ağladığı, sevdiği, yakınlarına ve dostlarına bağlı olduğu görülmektedir. Torununun ölüm haberini aldığında kendini yerden yere atmış ağlamış acısını belli etmiştir. Kızı Akabeg, büyük oğlu Cihangir, kız kardeşi Turhan Hatun'un birbirini takiben gerçekleşen ölümleriyle bir süre derin bir bezginlik içinde bulunsa da ölümler için Kuran ve hadis okuttuğu, bir taraftan tarih ve öyküler okutup dinleyerek üzüntüsünü unutarak yine hükûmet işleriyle ilgilenmekten geri kalmadığı görülür. Sinirleri sanıldığı kadar sağlam değildir. Önünde korkunç ve kanlı savaş öykülerinin anlatılmasına dayanamadığı, dilenciliği kabul etmediği, halkın yiyecek bulmasına dikkat ettiği bilinmektedir. Timur, bulunduğu mecliste gasp, saldırı, tecavüz ve kan dökmekle ilgili sözlerin dile getirilmesine ve küfür edilmesine asla izin vermezdi ve orada sadece yönetim ile ilgili tedbirler görüşülürdü.

    Timur, başkenti Semerkant'ın ihtişamını artırmak için sanatçıları, zanaatkarları, bilim adamlarını, şairleri, din adamlarını Semerkant'a çekmeye çalışmış hatta kimi zaman onları zorla Semerkant'a getirtmiştir. Timur seferlerinde geçtiği yerleri acımasız şekilde yakıp yakarken diğer yandan Semerkant'ı yeniden onarmıştır. Ele geçirdiği ülkelerdeki sıradan yontma işçisinden en büyük sanatçıya kadar birçok insanı daha önce görülmedik bir biçimde tek bir şehirde toplamayı başarmıştır. Semerkant'ı büyük yeteneklerin merkezi haline getirmiştir. Astronomi ve Fıkıh alimlerine çok hürmet gösterir onların sohbetlerini dinlemekten büyük keyif duyardı. Girdiği hiçbir ülkede de alimlerin incitilmesine müsaade etmemiştir. Gerek barış zamanında gerek savaş zamanında ünlü komutanların hayatlarını ve bunların seferlerini okumayı alışkanlık edinmişti. Şam'da ünlü tarihçi İbn Haldun ile yaptığı görüşmeler sırasında sahip olduğu tarih bilgisi ile İbn Haldun'u bile şaşırtmıştır. Türkçe, Moğolca ve Farsça olmak üzere üç dil bilmekteydi.

    Timur'un Fransa kralı VI. Caharles'a mektubu.

    Kendi ülkesi dahilinde, halk arasında haber toplayan görevliler bulunduğu gibi, diğer ülkelerde de casusları vardı. Bu casuslar sufi, derviş, tüccar, müneccim, asker, sanatkar, pehlivan olarak çeşitli ülkeleri dolaşır, bu ülkelerin şehir, kasaba yollar ve ileri gelenleri ile ilgili bilgi toplayarak Timur'a bildirirlerdi. Daha sonra Timur bu ülkeye gelip o şehir ile ilgili şeyleri sormaya başlayınca bu büyük bir hayret ve şaşkınlığa yol açardı.

    Özbekistan Merkez Bankası tarafından 1999'da Özbekistan 500 somunun arkasında Timurun at üzerindeki resmi, 1999.

    Timur satranç oynamayı çok severdi. Çok sinirlendiği zamanlarda da bu oyunu oynayarak rahatlardı. Satrancı mükemmel bir şekilde oynadığı için çok az kimsenin kendisiyle satranç oynamaya cesaret edebildiği Timur, normal satranç ile oynamayı aşmış ve büyük satrançla oynamaya başlamıştı. Yani satranç tahtasını ona on bire çıkarmış ve taşlara iki deve, iki zürafa, iki boğa, iki aslan, iki debbâbe, iki öncü, bir vezir, bir gözcü ve diğer bazı taşları eklemiştir. Timur'un satranççıları arasında Muhammed b. el-Akîl el-Haymî, Zeyneddin el-Yezdî ve başka kimseler vardı. Ama satrançılarının pîri aynı zamanda fakih ve muhaddis olan Alâeddin et-Tebrizî idi. Alâeddin et-Tebrizî ile büyük satranç oynayan Timur'un, satranç oyununun konumları ile hamleleri hakkında da şerhleri vardır. İbn Arabşah, Timur ile Alâeddin et-Tebrizî'nin yanlarında ayrıca bir yuvarlak bir de uzun satranç gördüğünü ifade etmektedir. Yine bir gün çok sevdiği bu oyunu oynarken rakibine Şah-Ruh yaptığı sırada Timur'a iki müjde getirilmiştir. Bunlardan birincisi bir erkek çocuk sâhibi olduğu, ikincisi de Ceyhun nehrinin Hıta tarafındaki kıyısına inşa ettirmekte olduğu şehrin tamamlandığı idi. Bunun üzerine Timur oğluna Şahruh, şehre ise Şahruhiyye adını vermiştir.

    İslam diniyle olan ilişkisi

    Vereshagin Vasiliy Vasilevich'in 1868'de çizdiği Timur dönemi Semerkand

    Timur dindarlığının ötesinde İslam dinini siyasi amaçları için zekice kullanır ve yapmış olduğu faaliyetler için meşruiyet sağlardı. İslam hukukunun Cengiz Han yasasına üstünlük kazandığı Timur'un oğlu Şâhruh zamanındaki tarihçilerin Timur'u olduğundan daha çok dindar gösterme eğilimi taşıdıkları görülür.Timur, ulemâya Sünnîlik-Şiîlik meselelerine dair tartışmalar yaptırır, bu tartışmalara bizzat kendisi de katılırdı. Horasan'da Şiî Serbedârîler'in reisi Hâce Ali b. Müeyyed ile görüşmesinde Sünnîliği destekleyen, Mâzenderan'da Şiî seyyidlerini cezalandıran Timur, Şam bölgesinde Ali taraftarlığı tavrını takınmış ve Sünnîlerce koyu bir Şiî diye nitelenmişti. Şam'ın fethinde ise Yezîd'in mezarını hiddetle tahrip ettirmesi Şiî olduğuna delil olarak gösterilmek istenmiştir. Ancak Timur'un II. Bayezid dönemi Osmanlı tarihçilerinden Edirneli Oruç Bey'in Tevârîh-i Âl-i Osman adlı eseri dışındaki herhangi bir kaynakta veya Timurlu kaynaklarında Yezid'in mezarını tahrip ettirdiğine dair bir bilgi yoktur.

    Timur'un baş resmi dini danışmanı Hanefi alim Abdülcebbar Harezmi idi. Tirmiz'de, Gur-i Emir'de Timur'un yanında gömülü ruhani akıl hocasının Belhli Seyyid Baraka etkisi altına girmişti. Bir rivayete göre Timur'un, fırsat buldukça, Nakşibendilik tarikatının kurucusu Şah-ı Nakşibend Muhammed'in hocası Seyyid Emîr Kulâl'ı ziyarete gittiği ve Şah-ı Nakşibend Muhammed'in hayır duasını aldığı belirtilmektedir. Semerkant'ta Timur'un inşa ettirdiği İslâm yapılarının en önemlisi Semerkant'ta devasa ölçülere sahip, meşhed-cami ve medrese külliyesi olarak tasarlanan Bîbî Hanım Mescidi'dir. Onun inşa ettirdiği eserlerin en önemlilerinden bir diğeri Yesi şehrinde abidevi ölçülerle yeniden inşa ettirdiği Ahmed Yesevî Hankahı'dır. Timur'un veliaht tayin ettiği torunu Muhammed Sultan Mirza tarafından 1399 yılında başlatılan, asilzade çocuklarının terbiye ve tahsiline ayrılmış bir medrese ile hükümdarlık misafirlerinin ağırlanmasına mahsus bir külliye olarak teşkilâtlandırılan fakat 1403 yılında Muhammed Sultan Mirza'nın ardından da 1405 yılında Timur'un vefat etmesi sonucu buraya defnedilmelerinden sonra Gur-i Emir adıyla anılmaya başlanan yapı, Timurlu mimarisinin en güzel ve en önemli eserlerinden biri olup İslam türbe mimarisinin başta gelen örneklerindendir.

    Eşleri

    Timur'un kırk üç eşi ve cariyesi vardı: bu kadınların hepsi aynı zamanda onun eşiydi. Timur, bu kadınların babalarının veya eski kocalarının topraklarını fethederken düzinelerce kadını eşi ve cariyesi yaptı.[60]

  • Durmuş Aga, Cihangir Mirza, Cihanşah Mirza ve Aka Begi'nin annesi;
  • Tolun Aga, cariye, I. Ömer Şeyh Mirza'nın annesi;
  • Mengli Aga, cariye, Miranşah'ın annesi;
  • Tugay Terken Aga, Emir Hüseyin'in dulu, Şahruh'un annesi;
  • Hand Melik Aga, İbrahim Mirza'nın annesi;
  • Olcay Türkan Aga (e. 1357/58), Emir Maşlah'ın kızı;
  • Saray Mülk Hanım (e. 1367), Kazan Han'ın kızı, Emir Hüseyin'in dulu;
  • İslam Aga (e. 1367), Emir Bayan Salduz'un kızı ve Emir Hüseyin'in dulu;
  • Ulus Aga (e. 1367), Emir Hizr Yasuri'nin kızı ve Emir Hüseyin'in dulu;
  • Dilşad Aga (e. 1374),
  • Tuman Aga (e. 1377),
  • Çolpan Mülk Aga,
  • Tukal Hanım (e. 1397), Mongol Han'ın kızı;
  • Tuğdi Bey Aga,
  • Sultan Aray Aga,
  • Melikanşah Aga,
  • Sultan Aga,
  • Erkek çocukları

  • I. Ömer Şeyh Mirza
  • Cihangir Mirza
  • Miranşah
  • Şahruh
  • Kızları

  • Aka Begi
  • Sultan Baht Begüm
  • Sa'adat Sultan
  • Bikijan
  • Kultu Sultan Ağa
  • 1585 - Takiyüddin, Türk hezârfen, gök bilimci, mühendis ve matematikçi (d. 1521)
  • Takiyüddin

  • Takıyyüddin Mehmed b. Zeynüddin Ma‘rûf

    III. Murad’a sunulan Şehinşahname’deki Takıyüddin'in rasathanesi minyatürü

    Doğum 14 Haziran 1526
    Şam, Osmanlı İmparatorluğu Ölüm 18 Şubat 1585 (63 yaşında)
    İstanbul, Osmanlı İmparatorluğu Defin yeri Yahya Efendi Tekkesi, Beşiktaş, İstanbul Meslek Hezârfen; Gök bilimci, Matematikçi, Fizik, Optik, Mekanik, Saat Bilimci ve Doğa Felsefesi Milliyet Türk Dönem 16. yüzyıl Konu Astronomi ve Matematik ağırlıklı multidisipliner pozitif bilimler Akrabalar Babası: Kadı Zeynüddin Ma‘rûf

    Etkilendikleri

    •  
     

    Takiyüddin bin Maruf-i (Osmanlıca: تقي الدين محمد بن معروف الشامي السعدي ; İngilizce: Taqi al-Din) (14 Haziran 1521 - 18 Şubat 1585), Osmanlı Türkü hezârfen, gökbilimci, mühendis, matematikçi ve mekanik bilimci.

    Osmanlı'nın en önemli astronomlarından olan Takiyüddin, 14 Haziran 1526 tarihinde Şam'da doğdu ve Mısır ve Şam'da yetişti. 1550 yılında İstanbul'a gelen Takiyüddin, 1577 yılında III. Murat'ın fermanıyla Tophane sırtlarında bir gözlemevi kurmuştur. Sinüs/tanjant hesaplarını tablolar halinde kullanıma sunmuş, 841'i Türkçe 1337 eser oluşturmuştur. Akıldışı söylentiler sonucu Tophane sırtlarındaki gözlemevi Padişah (III. Murat) emriyle yıkılmıştır. Yeni bir gözlemevi ancak 300 yıl sonra kurulmuş ancak bu sefer de 31 Mart ayaklanmasına kurban gitmiştir.

    Kepler'in hocası Tycho Brahe ile aynı zamanda yaşamış ve yaklaşık aynı gözlemleri yapmıştır. Rasathane yıkıldığı için çalışmaları son bulmuştur. Diğer taraftan Kepler, Brahe'nin gözlemlerini kullanarak Kepler yasaları diye bilinen gezegenlerin dönüşleri ile ilgili yasaları keşfetmiştir.

    Hayatı

    Ana madde: Takiyüddin'in Rasathanesi

    1526‘de Türk kökenli bir ailenin üyesi olarak Şam'da doğdu. 1521'de Doğmuş olduğu bilgisi yanlıştır. Eğitiminden sonra Tennis kadılığına atandı. Kadılığı sırasında yaptığı gözlemler ile ün kazandı. 1571'de Mustafa Çelebi'nin ölümünden sonra II. Selim tarafından saray müneccimbaşılığına atandı.[sayfa belirt] 1574 yılında Galata Kulesi'nde gözlem çalışmalarına başlamıştır. Hoca Saadettin ve Sokullu Mehmet Paşa'nın desteği ve Padişah III. Murat'ın fermanıyla 1577 yılında Tophane sırtlarında Takîyüddîn'in yönetimi altında bir gözlemevi olan Takiyüddin'in Rasathanesi kurulmuştur. 1580 yılında topa tutularak yıkılmıştır.

    Matematik, Astronomi ve Trigonometrik Değerler

    Takiyüddin Ekliptik Ekvator arası açıyı 23° 28 dk olarak hesaplamıştır.

    Takiyüddin, sinus, kosinus, tanjant ve kotanjantın tanımlarını vermiş, ispatlarını sergilemiş ve cetvellerini hazırlamıştır. Ekliptik ile ekvator arasındaki 23° 27' lik açıyı, 1 dakika 40 saniye farkla 23° 28' 40" şeklinde bularak o tarihte ilk kez gerçeğe en yakın ve doğru dereceyi hesaplamıştır. Ayrıca çok eskiden beri kullanılmakta olan altmışlık kesirlerin yerine ondalık kesirleri Astronomi'de ilk kez kullanmaya başlamıştır.

    Optik

    Takiyüddin, bir astronom olarak optiğe ve ışığın doğasının incelenmesine çok aşinaydı. Bu çalışmalardan Kitābi (Takîyüddîn'in Optik Kitabi veya Taqī al-Dīn's Book of Optics)  bir kitap doğdu. Çalışmalarının deneysel kanıtlara dayandığını ve daha önceki edebi eserlerle ilgili vardığı sonuçlarla hiçbir ilgisi olmadığını kaydetti ve araştırdığı fenomenlerin her birinde ışığın aynı olduğunun altını çizdi.

    Görüş

    Yansıma Açısı

    Eski çağlarda Yunanlar üzerinde yapılan ilk çalışmalarda, görmenin doğasına ilişkin farklı görüşler birbirine zıttı. Biri gözden bir nesneye doğru yayılan ışınlardan bahsederken, bir diğeri ışığın nesnelerden yayıldığını ve gözümüzün sadece gözlemlediğini belirtiyordu. Her iki teori de taraftarlarıyla övünürdü ama Takiyüddin, ışığın bir cisimden çıktığını ve gözümüzle algılandığını deneysel olarak gözlemleyebilmişti. ” Geceleri yıldızları gecikmeden görebildiğimiz için, ışığın bizim ürettiğimiz bir şey değil onlardan geldiği açıktır. Bundan, ışığın renginin bu nedenle nesnenin ışığında kapsandığı sonucuna vardı. Ayrıca, tek bir noktadan gelen ışığın bir küre içinde dışarı doğru hareket edebileceğini, bireysel ışık ışınlarının ise düz çizgiler halinde ilerlediğini iddia etti. Son olarak, bir nesnenin renginin, bir nesnenin yansıma ve kırılma özelliklerinden kaynaklandığını gösterdi.

    Refleks

    Arap dünyasında yansıma kavramı zaten bilinmesine rağmen, Takiyüddin konuyu biraz daha araştırmış ve aynadan yansıyan ışık ışınlarının küresel bir şekil alarak farklı yönlerde yayıldığını fark etmiştir. Ayrıca gelen ışının, yansıyan ışının ve normal ışının aynı düzlemde olduğunu keşfetti. Ayrıca, geliş açısının ve yansıma açısının aynı olduğuna göre, gözlem yasası ve yansıma yasası hakkında kanıtlayıcı kanıtlar sağladı. Sonunda, yayılan ışık ışınlarının bile yansıtan yüzeyle aynı renge sahip olduğunu keşfetti.

    Refraksiyon

    Bir süredir keşfedilen yansıma gibi, kırılma da bir süredir biliniyordu ve kırılan ışığıntıpkı yansıyan ışık gibi küresel bir kabuk içinde yayılır ve içinden geçtiği malzemenin rengini de alır. Ayrıca, bir ışık ışınının bir ortamdan diğerine gidip gelmesi halinde, açısının iki maddenin yoğunluğuna bağlı olarak büküleceği de biliniyordu. Yansımalar gibi, gelen ışın, kırılan ışın ve normal ışın aynı yerdedir, ancak kırılma açısı her zaman gelme açısından daha küçüktür. Bunun tek istisnası, gerçekte kırılmayan dikey ışınlardır. Bununla birlikte Takiyüddin, "farklı gelen ışınların kırılma açıları arasındaki farkın, geliş açıları arasındaki farktan daha az olduğunu" keşfetti. Ayrıca, olay açısının büyük olayın kırılma açısına oranının, küçük olay için aynı orandan daha büyük olduğunu da fark etti. Bunlar hemen hemen bizim modern optik kurallarımızdır ve Takiyüddin başarısız olmasına rağmen Snell yasasına öncülük etmeye bile çalıştı.

    Reflikasyon Ray diagramı

    Saat Mekaniği

    Takiyüddin'in Icadı olan Astronomik Saat örneği

    Mekanik saatlere olan bu yoğun talep nedeniyle Sadrazam Takiyüddin'den ezanın tam olarak ne zaman okunduğunu gösterecek bir saat yapmasını istedi. Bu, kısa ömürlü gözlemevindeki araştırmaları boyunca kullandığı "al-Kawakib al-Durriya fi Bengamat al-Dawriyya" adlı mekanik saatlerin yapımı üzerine ilk kitabını MS 1563'te yazmasına yol açacaktı.  "Gök cisimlerinin hareketine dair gerçek bir hermetik ve damıtılmış algı" getirmenin avantajlı olacağına inanıyordu.  Takiyüddin saatlerin nasıl çalıştığını daha iyi anlamak için Semiz Ali Paşa'nın hazinesine girmenin yanı sıra birçok Avrupalı saat üreticisinden bilgi almak için zaman ayırdı ve sahip olduğu birçok saatten öğrenebileceği her şeyi öğrenmek.

    İncelenen saat türleri

    Takiyüddin Sadrazamı'nın hazinesindeki saatlerden üç farklı tipini incelemiştir. Bu üçü ağırlık tahrikli, yay tahrikli ve manivelalı eşapmanla tahrikliydi. Bu üç tür saat hakkında yazdı, ancak cep saatleri ve astronomik olanlar hakkında da yorumlar yaptı. Takiyüddin, Baş Gök bilimci olarak mekanik bir astronomik saat yarattı. Bu saat, Konstantinopolis rasathanesinde daha kesin ölçümlere izin vermek için yapıldı. Yukarıda belirtildiği gibi, bu saatin yaratılmasının on altıncı yüzyılın en önemli astronomik keşiflerinden biri olduğu düşünülüyordu. Taqī al-Dīn, her dakikası beş saniyeden oluşan, saatleri, dakikaları ve saniyeleri gösteren üç kadranlı mekanik bir saat yaptı. Bu saatten sonra, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki saat yapımının büyük bir kısmının Avrupalılar tarafından devralındığı göz önüne alındığında, Takiyüddin'in mekanik saatlerle ilgili çalışmalarının devam edip etmediği bilinmemektedir.

    Buhar

    Takiyüddin'in icatlarından biri olan Buhar Türbini

    1551 yılında Takiyüddin Buhar tarihinde önemli olan kendi kendine dönen bir şiş tanımladı. Al- Turuq al-samiyya fi al-alat al-ruhaniyya'da (Manevi Makinelerin Yüce Yöntemleri) al-Dīn bu makineyi ve bunun için bazı pratik uygulamaları anlatır. Şiş, daha sonra aksın ucundaki çarkı döndüren kanatlara buhar yönlendirilerek döndürülür.  Al-Dīn ayrıca dört su yükseltme makinesi tanımladı. İlk ikisi hayvan tahrikli su pompalarıdır. Üçüncü ve dördüncü, her ikisi de bir çarkla sürülür. Üçüncüsü slot-rod pompa, dördüncüsü ise altı silindirli pompadır. Nihai makinenin dikey pistonları, çark tarafından çalıştırılan kamlar ve trip-çekiçlerle çalıştırılır. Bu makinelerin açıklamaları, daha modern motorların çoğundan önce gelir. Örneğin, al-Dīn'in tarif ettiği vidalı pompa, paçavra ve zincir pompanın tanımı 1556'da yayınlanan Agricola'dan önceye dayanıyor. İlk olarak Cezeri tarafından tanımlanan iki pompalı motor, aynı zamanda buhar motorunun da temelini oluşturuyordu.

    Astronomi

  • Sidrat muntahā al - afkār fī malakūt al - falak al - dewwar (al - Zīj al - Shāhinshāhī): Takiyüddin'in astronomi alanındaki en önemli eserlerinden biri olduğu söylenir. Bu kitabı hem Mısır'da hem de İstanbul'da gözlemlerine dayanarak tamamladı. Bu çalışmanın amacı, Semerkand'da tasarlanan ve Konstantinopolis Rasathanesi'nde ilerletilen bir proje olan Zīj - i Ulugh Beg'i iyileştirmek, düzeltmek ve nihayetinde tamamlamaktı. Yazısının ilk 40 sayfası, sinüs, kosinüs, teğet ve kotanjant gibi trigonometrik fonksiyonlara vurgu yaparak trigonometrik hesaplamalara odaklanıyor .
  • Jarīdat al - durar wa harīdat al - fikar, Takiyüddin'in astronomi alanındaki en önemli ikinci eseri olduğu söylenen bir zîctir. Bu zīj, astronomik tablolarda ondalık kesirlerin ve trigonometrik fonksiyonların ilk kaydedilen kullanımını içerir. Eğrilerin ve açıların derece kısımlarını da ondalık kesirlerde hassas hesaplarla verir.
  • Dustūr al - tarjīḥ li - qawā ҁ id al - tasṭīḥ, Taqī al-Dīn'in diğer geometrik konuların yanı sıra kürenin düzleme izdüşümüne odaklanan önemli bir eseridir.
  • Taqī al-Din, mermer bir yüzey üzerine çizilmiş güneş saatlerini ve özelliklerini tartışan Rayḥānat al - rūḥ fī rasm al - sā ҁ āt ҁ alâ mustawī al - suṭūḥ kitabının da yazarı olarak kabul edilmektedir.
  • Saatler ve mekanik

  • al - Kawakib al - durriyya fī waḍ ҁ al - bankāmāt al - dewriyya Takiyüddin tarafından 1559 yılında yazılmış ve mekanik-otomatik saatleri konu almıştır. Bu eser, İslam ve Osmanlı dünyasında mekanik-otomatik saatler üzerine yazılmış ilk eser olarak kabul edilir. Bu kitapta, Alī Paşa'yı, özel kütüphanesini ve Avrupa mekanik saatleri koleksiyonunu kullanmasına ve incelemesine izin verdiği için katkıda bulunan biri olarak kabul ediyor.
  • al - Ṭuruq al - saniyya fī al - ālāt al - rūḥāniyya, daha önce Banū Mūsā ve Ismail al- Cezari tarafından gözlemlenen ve incelenen bir konu olan saatlerin geometrik-mekanik yapısını vurgulayan Takiyüddin'in ikinci mekanik kitabıdır. (Ebu'l- ҁ İzz el Cezeri).
  • Fizik ve Optik

  • Nawr Hadīqat al - abṣar wa - nūr ḥaqīqat al - Anẓar, Takiyüddin'in fizik ve optiği tartışan bir eseriydi. Bu kitap ışığın yapısını, ışık ve renk arasındaki ilişkiyi, ayrıca difüzyon ve küresel kırılmayı
  • İstanbul Rasathanesi

    Kuruluşu

    Osmanlı Devleti'nde 16. yüzyılda namaz vakitlerinin belirlenmesi, kıble yönünün tayin edilmesi ve takvimin hazırlanması için gökbilim kullanılmaktaydı ancak kurulan küçük çaplı rasathanaler gündelik hayata yönelik oldukları için uzun ömürlü olmamıştı. 1571'de Müneccimbaşı Mustafa Çelebi ölünce yerine Müneccimbaşılığa atanan Takiyüddin'i himayesi altına alana Vezir Sokullu Mehmet Paşa ve Hoca Sadettin Efendi, onun gözlemevi kurma isteği ile ilgilendiler ve onu desteklediler.

    Uluğ Bey Zîci'nin gününü doldurduğunu, günün ihtiyaçlarına uygun olmadığını ve yeni gözlemler ışığı altında yeni tablolar oluşturulmasının gerekliliğini açıklayan bir layiha hazırlayıp padişah III. Murat'tın huzuruna çıkan Takiyüddin, Padişahın adıyla anılacak bir zîc hazırlamakla görevlendirilerek rasathanenin kurulması için izin, yer ve ödenek aldı; rasathanenin müdürlüğüne atanarak inşasına nezaret etme görevi de kendisine verildi.

    Kaynaklara göre gözlemevinin kurulması için hükûmetin tahsis ettiği masraf on bin altındır; Bu tutar o dönemde büyük bir miktardır ancak Merâga ve Semerkand gözlemevlerinin masrafları göz önüne alındığında oldukça düşüktür.

    KonumuDüzenle

    Gözlemevinin yerleşim yeri için İstanbul'da Avrupa yakasında bulunan yüksek bir yer olan Tophane sırtlarındaki bir bölge seçilmiştir. Bu yer kimilerine göre "Galatasaray Mektebi'nin bulunduğu mevki civarında"; kimi kaynaklara göre Galata Kulesi'nde ve Galata Sarayı'da; kimilerine göre ise Galata Dağı'nın tepesindedir.

    Hüseyin Ayvansarayî'nin 18. yüzyıl sonlarında yayımlanan Hadikatü'l Cevami adlı eserinde, bir rivayete göre Galata Kulesi'nin Takiyüddin tarafından bir gözlemevi olarak yaptırıldığından; ancak bu gözlemevinin Padişah III. Murad tarafından Ocak 1580'de yarısına kadar yıktırılsa da kulenin yıkılmadığından bahsedilir. Aynı eserin başka bir yerinde ise Tophane'de yer alan kulenin, Hoca Sâdeddin Efendi'nin "astronomiyle uğraşan devletlerin kısa sürede yıkılması" yönündeki ifadelerinden ötürü yıktırıldığı ifade edilir. Tayyarzâde Ahmed Atâ'nın Tarih-i Atâ adlı eserinde, kulenin 1582 civarında Takiyüddin tarafından gözlemevi olarak kullanma amacıyla tamir ettirildiği belirtilir. Takiyüddin de Cedvel-i Esma-i Buldan adlı eserinde, Galata'daki bir kulede gözlemler yaptığından bahseder. Mehmed Süreyya, bu gözlemevinin Galata Kulesi'nde kurulduğunu belirtse de Johannes Heinrich Mordtmann, Mehmed Süreyya'nın Tarih-i Atâ'da geçen "Tophane üstünde kulle-i cebelde" ("Tophane üstündeki tepenin zirvesinde") ifadesindeki "büyük bağ evi" anlamına gelen "kulle" sözcüğünün "kule" olarak yorumlanmasıyla birlikte "hatalı olarak" gözlemevinin Galata Kulesi'nde olduğu çıkarımında bulunduğunu ifade eder. Kulenin, Takiyüddin'in gözlemevi olduğu yönündeki iddialar günümüzde geçerliliğini korumamaktadır; ancak Takiyüddin, gözlemevinin inşası öncesinde Galata Kulesi'nde birtakım çalışmalar gerçekleştirmiştir.

    Yıkılışı

    İddiaya göre rasathanenin tamamlanmasının üzerinden birkaç ay geçtikten sonra beliren bir kuyruklu yıldız nedeniyle Sultan III. Murad, Takiyüddin'den kehanette bulunmasını talep etmiş, o da bu yıldızın bir mutluluk ve saadet devrinin habercisi olduğu tahmininde bulunmuştu. Ancak bunun tam aksine o devirde ortaya çıkan bir salgın hastalığın getirdiği felaket nedeniyle rasathanenin muhaliflerinin sayısında bir hayli artış olmuştu.[10] Takiyüddin, gözlemlerine bir iki yıl daha devam edebilmişti. Bazı kaynaklar ise bilime muhalif bir tarikatın yıkım kararının alınmasında etkili olduğunu belirtmektedir.

    İstanbul'dan izlenen 1577 Büyük Kuyruklu Yıldızı ve İstanbul planı

    İlber Ortaylı'ya göre İstanbul'daki bir depremden sonra halk ayaklanmış ve depremin rasathane yüzünden olduğunu söylemişlerdir. Sarayın önünde büyük gösteriler olmuş, bunun üzerine III. Murat, denizden top atışı ile rasathaneyi yıktırmak zorunda kalmıştır.

    Kimi araştırmacılar[bilinmeyen] rasathanenin yıkılmasının gerçek sebebinin bir siyasal çekişme olduğu iddia edilmiştir. Rasathanenin kurulmasına önayak olan Hoca Sadettin Efendi'nin Şeyhülislam Kadızade Ahmet Şemsettin Efendi ile farklı siyasi gruplarda yer alması ve bu gruplar arasındaki çekişmenin yıkıma sebep olduğu sanılmaktadır.

    Rasathanede Kullanılan Araçlar

    Takiyüddin, resimde gösterildiği gibi Tycho Brahe'nin daha sonra kullandığına benzer bir çerçeveli sekstant icat etti.

    Takiyüddin, astronomik aletler üzerine, Takiyüddin'in Konstantinopolis gözlemevinde kullanılan astronomik aletleri anlatan İmparatorun Kataloğu Gözlem Aletleri adlı önemli bir risale yazdı. Bunlar arasında silahlı küre, paralaktik cetvel ve usturlap gibi eski aletler; evrensel usturlap, azimut ve duvar kadranları ve sekstantlar gibi Orta Çağ Müslüman enstrümanları; ve kendi icat ettiği çeşitli enstrümanlar arasında muşabbaha bi'l manattiq, çerçeveli bir sekstant kordonların belirlenmesi içinTycho Brahe'nin daha sonra kullandığına benzer ekinokslar ve azimutları ve yükseklikleri ölçmek için ahşap bir kadran. Bununla birlikte, en önemli astronomik aleti, Düşüncelerin Uç Noktasındaki Nabk Ağacı'nda " saatleri, dakikaları ve saniyeleri gösteren üç kadranlı mekanik bir saat " olarak tanımladığı "gözlemsel saat" dir. Her dakikayı beş saniyeye böldük." Bu, yıldızların doğru yükselişini ölçmek için kullanıldı.. Yüzyılın başında saatler astronomik amaçlar için kullanılacak kadar doğru olmadığından, bu, 16. yüzyıl pratik astronomisindeki en önemli yeniliklerden biri olarak kabul edilir.

    Türünün en eski örneklerinden biri olan "dikkat çekici modern görünümlü" bir Dünya küresi, Takiyüddin'in Konstantinopolis gözlemevinde Takiyüddin tarafından inşa edildi.

    Kitapları ve Eserleri

    Astronomi

  • Sidrat muntahā al - afkār fī malakūt al - falak al - dewwar (al - Zīj al - Shāhinshāhī): Takiyüddin'in astronomi alanındaki en önemli eserlerinden biri olduğu söylenir. Bu kitabı hem Mısır'da hem de İstanbul'da gözlemlerine dayanarak tamamladı. Bu çalışmanın amacı, Semerkand'da tasarlanan ve Konstantinopolis Rasathanesi'nde ilerletilen bir proje olan Zīj - i Ulugh Beg'i iyileştirmek, düzeltmek ve nihayetinde tamamlamaktı. Yazısının ilk 40 sayfası, sinüs, kosinüs, teğet ve kotanjant gibi trigonometrik fonksiyonlara vurgu yaparak trigonometrik hesaplamalara odaklanıyor.
  • Jarīdat al - durar wa harīdat al - fikar, Takiyüddin'in astronomi alanındaki en önemli ikinci eseri olduğu söylenen bir zîctir. Bu zīj, astronomik tablolarda ondalık kesirlerin ve trigonometrik fonksiyonların ilk kaydedilen kullanımını içerir. Eğrilerin ve açıların derece kısımlarını da ondalık kesirlerde hassas hesaplarla verir.
  • Dustūr al - tarjīḥ li - qawā ҁ id al - tasṭīḥ, Taqī al-Dīn'in diğer geometrik konuların yanı sıra kürenin düzleme izdüşümüne odaklanan önemli bir eseridir.
  • Taqī al-Din, mermer bir yüzey üzerine çizilmiş güneş saatlerini ve özelliklerini tartışan Rayḥānat al - rūḥ fī rasm al - sā ҁ āt ҁ alâ mustawī al - suṭūḥ kitabının da yazarı olarak kabul edilmektedir.
  • Saatler ve mekanik

  • al - Kawakib al - durriyya fī waḍ ҁ al - bankāmāt al - dewriyya Takiyüddin tarafından 1559 yılında yazılmış ve mekanik-otomatik saatleri konu almıştır. Bu eser, İslam ve Osmanlı dünyasında mekanik-otomatik saatler üzerine yazılmış ilk eser olarak kabul edilir. Bu kitapta, Alī Paşa'yı, özel kütüphanesini ve Avrupa mekanik saatleri koleksiyonunu kullanmasına ve incelemesine izin verdiği için katkıda bulunan biri olarak kabul ediyor.
  • al - Ṭuruq al - saniyya fī al - ālāt al - rūḥāniyya, daha önce Banū Mūsā ve Ismail al- Cezari tarafından gözlemlenen ve incelenen bir konu olan saatlerin geometrik-mekanik yapısını vurgulayan Takiyüddin'in ikinci mekanik kitabıdır. (Ebu'l- ҁ İzz el Cezeri).
  • Fizik ve Optik

  • Nawr Hadīqat al - abṣar wa - nūr ḥaqīqat al - Anẓar, Takiyüddin'in fizik ve optiği tartışan bir eseriydi. Bu kitap ışığın yapısını, ışık ve renk arasındaki ilişkiyi, ayrıca difüzyon ve küresel kırılmayı tartıştı.

 

  • 1920 - Köprülü Hamdi Bey, Türk asker, Kuvâ-yi Milliye komutanlarından ve kaymakam (d. 1888)
  • 1925 - Abdurrahman Şeref Bey, Osmanlı Devleti'nin son vakanüvisi ve tarihçi (d. 1853)
  • 1960 - Bedri Ruhselman, Türk hekim, keman virtüözü ve deneysel Neo-spiritüalizm'in kurucusu (d. 1898)
  • 1981 - Şerif Yüzbaşıoğlu, Türk besteci ve orkestra şefi (d. 1932)
  • 1986 - Tezer Özlü, Türk yazar (d. 1943)
  • 2005 - Mustafa Güzelgöz, Türk kütüphaneci (eşekli kütüphaneci) (d. 1921)
  • 2023 - Ahmet Suat Özyazıcı, Türk eski futbolcu ve teknik direktör (d. 1936)
  • 2025 - Emin Gümüşkaya, Türk sinema, dizi ve tiyatro oyuncusu (d. 1948)

 

Wikipedia.org

Türkçe Vikipedi - Vikipedi

Yorumlar

Yorum Yap

E-posta adresiniz gizli tutulur
Yukarıdaki işlemin sonucunu yazın

Yorumunuz incelendikten sonra yayınlanacaktır.